Havalimanlarında İnternet Ulaşımının Ücretli Olması

Diğer havalimanlarında dikkat etmemiştim. Bugün Sabiha Gökçen’den uçuşum vardı ve internet kullanımına ihtiyacım oldu. Planım şuydu: Ünlü uluslararası kahveciden kahve alırım. Oradan da rahat rahat internete bağlanırım. Ancak hayal oldu tabi. Bir Pin kodu istedi bağlantı sırasında. Ben de gittim çalışan arkadaşlara sordum: İnternet ücretliymiş.

Tabi 21. Yüzyılda bu bana biraz saçma geldi ilk başta. Türkiye’de ve Dünya’da diğer havalimanlarında durum nasıl diye bir araştırmak istedim.

Bir kere söyleyeyim: Türkiye’deki, Atatürk hariç, bütün havalimanlarında internet ücretli. Mesela Almanya’daysanız orada da durumu bölgesel olarak farklılık gösteriyor.  Münih ve Frankurt ücretsiz hizmet sunarken diğerlerinde yine ücret talep ediliyor.  Birleşik Krallık’ta durum farklı değil. Mesela Londra Heatrow’da internet erişimi bedavayken Luton, Gatwick, Stansted gibi diğer havalimanlarında ücret ödemek durumunda kalıyorsunuz. Edinburgh ücretsiz mesela… İsviçre’dekilerin tamamı  ücretli hizmet sunarken Avusturya, Kuzey ülkeleri, İtalya, Rusya gibi ülkeler ise bu konuda en iyisi. Hem sınırsız hem de hiç bir ücret talep edilmiyor.

Ben bunu şunun için yazdım. Yıl artık 2004 değil demeyeceğim. Yıl 2011 bile değil. 2019 yılında teknoloji bu kadar ilerlemişken ve hayatımızın her alanına sirayet ederken; üstelik de biz uçak bileti alırken bir de hizmet bedeli öderken(Dünya’daki bütün havalimanlarında bilet alırken bu ücret de dahil edilerek bilet ücreti hesaplanır) internete bir de ekstradan para ödemek gerçekten saçma. Tabi ki birisi de çıkıp o zaman aldığın kahve de parasız olsun o zaman diyebilir. Ama ben hayat biçimimizin içerisine sinmiş bir konudan bahsediyorum ve haksız olmadığımı düşünüyorum.

Motosikletimi de Sattım Ama Neden Sattım?

Burada bahsetmediğim bir konu vardı. Yaklaşık 3 yıldır çalıştığım Aksaray’dan Edirne’ye taşınıyorum. Aynı şirketimin farklı bir kolunda çalışmak üzere böyle bir karar almak durumunda kaldım. Ancak benim için mevcut pozisyonumla alakalı şöyle bir fark olacaktı: Eski pozisyonuma görev gereği verilen aracım bu yeni pozisyonumda olmayacaktı. İşin özü, aslında ben sahada çalışırken ofiste çalışmaya başlayacaktım ve şirketin bana araç vermesine gerek yoktu.

Bu tabii beni ciddi anlamda düşündüren bir konu oldu: Şöyle ki yeni pozisyonum bir terfi olacaktı. Hem maaş olarak hem çalışma şartları olarak daha iyi ve donanımlı bir pozisyondu ancak arabanın olmaması beni kara kara düşündürüyordu. tabii benim her zaman ki öncelikli tercihim kariyer olduğu için pozisyonu hemen kabul ettim.(Sanki öylesine görev verilmiş ve ben kabul etmişim gibi anlatıyorum ama bir çok İK sürecinden geçip teklif aldım tabi. Yoksa hiç bir şey öyle havadan ağzına düşmüyor insanın).

Pozisyona başlayacağım belli olduktan sonra hemen araba bakmaya başladım. Belli bir bütçem vardı. O bütçenin üzerine çıkmak neredeyse imkansız gibiydi. Aslında tanıdığım 2 kişide iki farklı araç vardı  ama bu arabaların fiyatları da hep 75.000 TL bandının üzerindeydi. Sonra bir noktada şöyle bir teklif sunuldu bana: Motosikletini de ver (Yamaha MT-25). Hem istediğin gibi o bandın üzerine çıkarsın, biz de motosikleti bir şekilde satarız. Nihayetinde gittim ve yakın bir arkadaşımdan 2013 Model bir Hyundai Elantra aldım en dolusundan.

İşte benim motosiklet, böyle bir pazarlığın sonucunda, araba takasında kullanılarak gitti. İstediğim seviyedeki aracı alabildim diye gerçekten seviniyorum. Ama şöyle baktığımda da motosikletsiz olmak gerçekten şu anda beni çok üzüyor. Şu sıralar tekrar imkanlarımı zorlamaya başladım. Bilemiyorum… Belki 10.000 TL bandında bir Chopper alıp geçici olarak onu kullanabilirim.  Ama ekonomik olarak o kadar da rahat bir durumda hissetmiyorum kendimi. Hissetsem ve kendimi zorlasam bile ülkenin şu andaki durumu malum. Bir dönem stabile de alabilirim durumumu. Sadece borçlarımı ödeyip kenara biraz para atmaya da çalışabilirim. Henüz karar veremedim.  Karar verir de motosikleti alırsam buradan da Youtube kanalından da haberiniz olur zaten.

ipad Pro 3 İçin Akıllı Klavye ve Akıllı Kalem Gerekli mi?

Bu sorunun cevabı ihtiyaçlarınızın ne olduğuna göre değişir. Mesela İpad’i evde sadece film izlemek için aldınız, ya da mesela çizim yapmak için ya da bloğunuza hızlı bir şekilde yazı yazmak…

İşte bunlardan her birisine ayrı ayrı cevap veriyorsanız ihtiyaçlarınız da buna göre şekillenmiş oluyor. Ben mesela Macbook Air’imi ve Masa üstü bilgisayarımı satıp sadece bu cihazı kullanırım umuduyla ilk başta sadece kalem ve cihazın kendisini satın almıştım. Bir kere sadece video bile düzenleyecekseniz kalem kesinlikle gerekli. Özellikle ben gibi Luma Fusion tarzı ipad için profesyonel sayılabilecek bir program kullanıyorsanız, ki bu tür bir program kesinlikle ince dokunuşlar gerektiriyor, o zaman Apple Pencil kesinlikle gerekli oluyor. Ya da mesela ben bu aleti video düzenlemek için değil de çizim yapmak için alıyor olsaydım… Neyse, bu soruya cevap vermeyeyim. Çünkü o zaman kalem olmadan hiç bir işe yaramaz bu cihaz.

Klavyeyi daha sonra neden alma gereği duyduğumu anlatmak istiyorum biraz: Macbook Air’i satmıştım ve masa üstü bilgisayarımı da kullanmak içimden gelmemeye başlamıştı(Zaten yukarıda bahsettiğim gibi de daha sonra onu da sattım).Biraz yaşlılıktan mıdır nedir, başka bir odaya geçip bilgisayarda iş yapmak zor gelmeye başlamıştı. Zaten iş gereği sürekli bilgisayar kullanan ben için gerçekten evde bilgisayar koltuğuna oturup bilgisayar kullanmak zor geliyordu. ipad için de Aliexpress’ten bir koruyucu kılıf getirmiştim ama onun da faydalı olduğu söylenemez. Zira cihaza bir şeyler yazmak istediğinizde ekranın yarısını kaplayan bir klavye açıklıyor ki keyfinizi ciddi anlamda kaçırabiliyor bazı durumlarda.

İşte klavye bu noktada hayat kurtarıyor. Cihaz klavyeye bağlı olduğu durumlarda kesinlikle ekranda bir klavye açılmıyor. Bir de gerçekten bir laptop cihaz gibi kullanılması kolaylaşıyor.

Bu arada bana başka bir yararı daha oldu: Blog yazmaya bu klavye sayesinde yeniden başladım. Bunun da en büyük nedeni portatiflik…İstediğim gibi klavyeli küçük ve de performansı yüksek bir cihazı taşımak benim için büyük bir keyif oldu.

Daha önce bahsetmiştim fiyatlardan yine bahsedeyim: Eğer sadece kalemi almak isterseniz 950 TL gibi bir rakam ödemek zorundasınız. Klavyeyi de alayım tam takım olsun diyorsanız onun fiyatı da 1300 TL… Cihazın kendisinin de 5900 TL olduğu düşünülünce 13” bir Macbook Pro fiyatına geliyor. Ama ben şu yazımda neden o cihazı almadığımı, bu alete bu kadar para verdiğimi anlatmıştım. O yüzden tekrarlamaya gerek yok.

Akıllı Klavye yani Apple’ın verdiği isimle Smart Keyboard ve Apple Pencil 2’yi,ona da Apple Kalem diyelim, tercih etmek tamamen kişiye kalmış bir durum. Eğer anlattığım sebepler gibi ihtiyaçlarınız varsa kesinlikle alınması gerekiyor bu cihazların. Burada fiyatlarını hak edip etmediğini sabaha kadar tartışabiliriz. Çünkü gerçekten astronomik rakamlardan bahsediyoruz. Eğer bu iki aksesuara da ihtiyaç duymuyorsanız bana göre ipad pro 3’e de ihtiyacınız yok demektir. 6. Nesil bir ipad alıp bu işi daha ucuz yollu çözebilirsiniz. Bahsettiğim rakam da neredeyse bu cihazın maliyetinin dörtte biri. Karar sizin…

Youtube’tan Para Kazanmak

Geçen gün Youtube’a video çektiğimi yazmıştım. Hatta blog yazmak ile arasındaki farklardan bahsetmiş ve gerçekten efor isteyen bir iş olduğunu anlatmıştım.

Şimdi de Youtube’dan para kazanmak mümkün mü diye bir yazı yazma gereği duydum. Ben Youtube’a yaklaşık 6 yıldır video yüklüyordum. Daha sonra ilk droneum olan DJI Phantom 3 Advanced’i satın alınca bununla çektiğim videoları kanala yüklemeye başladım. Ama bu bahsettiğim yüklemelerin hala para kazanmalık bir durumu yok. Hatta aklıma bile gelmiyor bu platformdan para kazanılabileceği.

Daha sonra Motovlog’lara kafa yormaya, tabi dolayısıyla motosikletlere ilgi duymaya başladım. Bir gün bir anda yaşadığım bir aydınlanma sonrası ilk motorum olan Honda CBR 250’yi satın aldım. Motoru alırken de bir kaç açıdan video çekip, bunları da birleştirip bir video yayınladım. Ardından da 15 gün sonra ilk motoru sürerken bir video çektim. Konuşma yoktu, sadece kamera görüntüleri… Bu arada belirtmeliyim: Bunlar benim kanalda en fazla izlenen videolarım hala. Hatta ilk satın alma videom 150.000’in üzerinde görüntülenmeye sahip. Buraya kadar her şey yeniydi. Sonra bir gün youtube’dan para kazanılabileceği ile ilgili bir video izledim. O gün bu özelliği aktif ettim. Sonrasında da binlerce lira kazanmaya başladım.

 

Her şey bu kadar kolay olsa keşke değil mi? Ama maalesef böyle olmadı. Ben daha sonra düzenli aralıklarla videolar yüklemeye başladım. Hatta şöyle söyleyebilirim. Haftada iki video yayınlamaya çalışıyordum. Bunlardan bir tanesi çarşamba akşamı bir tanesi de cumartesi sabahı oluyordu. Ama bir türlü istediğim ivmeyi kazanamıyordum. Gerçek sebebini daha sonra anlayacaktım…

Sonra işlerimin yoğunluğu dolayısıyla videoların sayısı haftada bire düştü. Yaz döneminde yoğunlaşan işleri olan bir şirkette çalıştığım için uzunca bir dönem video yükleyemediğim de oldu.   Sırf kanal videosuz kalmasın diye kutu açılış videolarını da yüklemeye başladım. Nihayetinde bugün, neredeyse 2 senedir video yükleyen birisi olarak; kanalda nerdeyse 100 tane özgün videosu olan birisi olarak 200 TL sınırına yeni vardım. Bu arada abone sayım 1200’e anca yaklaştı.

Dediğim gibi bunun bir çok sebebi var. Belki daha düzenli aralıklarla video yükleseydim. Mesela 2 gün gibi durum farklı olabilirdi belki. Ben ise çok daha farklı bir sebebi olduğunu düşünüyorum: Kavga videosu yüklemedim hiç, Trafikte insanlara hiç küfür ederken video yayınlamadım. Tek teker yaomadım mesela motosikletle. O yüzden motosiklet ile olan videolarım hiç tutmadı diyebilirim bir kaç tanesi haricinde. Kutu açma videolarından bazıları çok daha fazla ilgi çekti.

Ben vazgeçmeden devam edeceğim bu arada video yüklemelere. Çok fazla para harcadım bu uğraşa. Amacım zaten karşılığını alabilmek değil kendime bir uğraş edinmekti. Bu yazıyı paylaşmamın sebebi siz Youtube’a girmeyin diye değil… Girin tabi ki. Belki sizin tarzınız daha çok ilgi çekecektir. Ama buralardan çok büyük paralar kazanmayı beklemeyin. Bunu kendinize bir hobi gibi görüp(Ama ciddi bir hobi, ciddi emek isteyen bir hobi…) ona göre davranmanız. Umarım sizler daha güzel projeler yapar daha güzel paralar kazanırsınız. Belki ünlü bir youtuber bile olabilirsiniz. Kim bilir?BlogAbone

Apple’ın En Güzel İcadı: Airpods

Çok mu geç kaldım bunu yazmakta. Belki de gerçekten öyle. Çünkü son zamanlarda Airpods’un ikincisinin çıkacağı bile konuşuluyor. Ama ben uzun dönemli Airpods kullanımım ile alakalı bir şeyler yazmak istedim.

Başlığa baktığınız zaman size gerçekten çok iddialı gelebilir. Ama bunu macbook pro ve imac hariç bütün apple cihazlarını kullanmış birisi olarak söylüyorum. Öncelikle bugüne kadar hangi cihazları kullandığımı sayayım. Sayısız farklı iPhone, bir kaç farklı iPad, Macbook Air, Airpods, Apple Watch 3, İpod, Apple TV…

Evet bayağı bir cihaz kullanmışım. Ama bunların arasında gelmiş geçmiş en başarılısı gerçekten Airpods. Nasıl anlatabilirim size bu cihazı. Öncelikle kutusundan çıkarıp, kapağını açıp herhangi bir Apple cihazına yaklaştırdığınız anda eşleşme sağlıyor. Daha sonra kulağınıza takıp ister telefonla konuşmaya başlıyor isterseniz de müzik dinlemeye başlıyorsunuz. Kulaklığın, beraber kullandığınız cihaz üzerinden ayarlarına girdiğiniz zaman size çok kısıtlı seçenek sunuluyor. Bunlar kulaklığın mikrofon ayarları, bir de kulaklığa iki kez dokunduğunuzda ne olacağı. Bununla ilgili üç seçenek var:Birincisi Siri’yi aktifleştirmek, İkincisi Çalan müziği başlatmak veya durdurmak, sonuncusu ise hiç bir şey olmaması. Genelde ben Siri’yi aktif tutuyorum. Aletin en sevdiğim bir kaç özelliğini hızlıca sıralayayım ki bunlar aslında özellikleri de oluyor. Diyelim ki müzik dinliyorsunuz ve yakınızda bulunan bir kişi size bir şeyler söylüyor. Kulaklığın bir tanesini çıkardığınız anda müzik duruyor. Geri taktığınız anda ise kaldığı yerden devam ediyor. Bahsettiğim şey aslında bir nevi sensör ve gerçekten çok düzgün çalışıyor. İkincisi ve en çok bilineni ise arama geldiği anda kulaklığa iki kez vuruyorsunuz ve çağrıyı cevaplıyorsunuz. Yine çağrıyı sonlandırmak için iki kez kulaklığa vurmanız yetiyor. Bu özellik arama olmadığı sırada size Siri’yi kullanma fırsatı da veriyor.

Şimdi ben özelliklerini sıraladıktan sonra bu cihazın neden Apple’ın yaptığı en iyi cihaz olduğunu söylüyorum. Bir kere telefonla konuşurken odanın içinde istediğiniz gibi dolaşma imkanı veriyor. Ben bir odadan bir diğerine geçtiğimi ve hala konuşmanın kesilmediğini test ettim. Bir diğeri de bütün Apple cihazları ile çalışabilmesi. Mesela telefonunuzda kullanıyorsunuz ve iPad’inize geçeceksiniz. Çok kolay bir şekilde bluetooth ayarlarına girip bu işi bir kaç saniye içerisinde yapabiliyorsunuz. Batarya konusunda ise kesinlikle sizi üzmüyor. İçinde bulunduğu kibrit kutusu büyüklüğünde cihaz aynı zamanda bir şarj cihazı da olduğundan, işiniz bittiği anda kutusuna kaldırıyorsunuz. 50 dakika gibi bir sürede 0’dan 100’e doluyor. Ve bu işlemi 5 defa yapabiliyorsunuz.

Evet hep iyi yönlerini anlattım. Biraz da kötü yönlerinden bahsetmek gerekiyor: Kesinlikle çok kolay kirleniyor. Bahsettiğim şey sizin kulağınızın kirli olup olmamasıyla alakalı değil. Cihazın şeffaf yüzeyi o kadar toz çekiyor ki bu artık sizi rahatsız ediyor. Bir diğer konu ise cihazın kaybolma ihtimalinin diğer cihazlara göre yüksek olması. Kulaklıkları kaybettiğiniz zaman bulmak gerçekten çok zor olabiliyor. Ben böyle bir sıkıntı ile hiç karşılaşmadım. Çünkü işim bittiği anda hemen kaldırıp kutusuna koyuyorum. Böylece bu ihtimali azaltıyorum. Size de böyle yapmanızı tavsiye ederim.

Airpods ile ilgili söyleyeceklerim bu kadar. Unuttuğum bir şey olursa siz de yorum olarak yazının altına ekleyebilirsiniz. Böylece ben de hatırlamış olurum. Sözün özü, uygun fiyata yakaladığınız anda kesinlikle kaçırılmaması gereken bir Apple cihazı.

Neden Yeniden Yazmaya Başladım?

Uzun bir zamandır yazı yazmaya ara vermiştim aslında. Bunun bir kaç sebebi vardı. Şöyle sıralamak gerekirse:

  • Türkiye’de okuma oranının neredeyse tamamen yok olması
  • Bloglara olan ilginin kaybolması
  • Youtube’un ciddi anlamda ortamda hakimiyet kurması
  • Tembellik

Aslında son saydığım şey sebeplerden birisi sayılmaz. Çünkü ben bu süre zarfında Youtube’da bir kanal açtım. İçerik olarak önce Drone videoları ile hava çekimlerine başladım ve bunları kanala yükledim. Sonra Motovlog geldi ki o dönemde bayağı popülerdi. Ama kaza yapmayıp milletin önünü kesip kavga etmeyince o tarafı pek tutmadı. Hemen ardından bu videolarla beraber kutu açılış videoları geldi. Bu arada neden tembellik sayılmaz dedim: Çünkü Youtube’a içerik üretmek yazı yazmaktan çok çok daha zor. Bir kere videoları çekiyorsunuz. Çekim işi inanılmaz meşakatli bir iş. Işık ayarla, açı ayarla, konuyu doğru aktarmaya çalış derken ciddi anlamda bir süre harcıyorsunuz. Ama bu iş burada bitmiyor. İşin bir de video düzenleme işi var ki bu gerçekten insanın belini büküyor. Bazen 5 dakikalık bir video yapmak için bile saatler harcadığım oldu. Ama yazı yazma konusunda tembeldim işte.

Bu yazıdan ve yazıların yeniden başlamasından Youtube’u bıraktığım anlamı çıkmasın. Çalıştığım iş dolayısıyla şehir değiştiriyorum. Ve bu süre zarfında hiç bir ekipmanım yanımda yok.  Bu da doğal olarak kitaplara daha çok vakit ayırmamı sağlıyor. Ve şuna bir kez daha emin oldum. Ne kadar çok okursanız o kadar çok yazı üretebiliyorsunuz. Hele belli bir alt yapınız varsa zaten konu bulmakta da çok zorlanmıyorsunuz. Bir de iPad Pro’m yanımda ve olabildiğince rahatça yazılarımı yazabiliyorum. Geçiyorum ünlü kahvehaneye. Ücretsiz internetin keyfini çıkararak konforlu bir şekilde yazılarımı yazıyorum.

Okunur mu bilmiyorum. Uzun zamandır yazmayı bıraktığım için bu mecraların ne kadar takip edildiğini pek bilmiyorum açıkçası. Ama bu aralar hiç kimse için değilse de kendim için yazıyorum. Rahatlatıyor… Yeni şehrime tam olarak yerleşince videolar da yeniden gelmeye başlayacak. Artık sadece Youtube videoları olmayacak. Bloğumda da yazmaya devam edeceğim. Belki ikisini bütünleştirebilirim bile. Bunu zaman gösterecek.

Netflix Türkiye Atakta mı?

Evet uzatmadan direk cevap vereyim: Atakta…

Bundan 7 ay kadar önce ekşi sözlükte bir yazı yazmıştım ve neden netflix’i bıraktığımı ayrıntılarıyla açıklamıştım. Öyle eğip bükmeden sebeplerimi sıralayınca yazdığım entry de bayağı bir beğenilmişti.

Aradan bir kaç ay geçince insan yokluğunu hissetmiyor değil bu platformun. Mesela bir ara benim için zevk haline dönüşmüştü yarım saat film arayıp bulamamak, ardından da film bulamayınca fi tarihinde izlediğim bir filmi tekrar izlemek. Bu yazdığımı şaka zannediyor falan olabilirsiniz ama gerçekten de öyleydi. Şöyle bir örnek vereyim: Çok sevdiğimiz aile dostlarımız eve geliyor film gecesi yapmak için. Film aramaktan o kadar sıkılıyorum ki 20 yıl önce izlemiş olduğum “Kapıdaki Düşman” filmini açıp izliyoruz. Zaten o olaydan sonra canıma tak etmişti ve ben üyeliğimi sonlandırmıştım. 

Ama tabi ara ara da takip etmiyor değildim ekşiden. Ne olmuş ne gibi dönüşüm yaşıyorlar diye. Nihayet yaklaşık 5 aylık aranın ardından aralık ayının sonunda üyeliğimi tekrar aktifleştirmeye karar verdim. 

İlk bakışta içeriğin biraz düzelmiş olduğu gözüme çarptı. Hala yeterli değildi ama idare ederdi işte. Sonra 1 Şubat tarihi itibariyle, her ne kadar eski de olsa, “How I Met Your Mother”’ı getirdiler. Sonra da “Prison Break” geldi ardından. Bazıları için çok ciddi bir tercih sebebi olmayabilir bu saydıklarım ama benim gibi üniversite yıllarını bu dizilerle geçiren insanlar için gerçekten büyük keyif. Bu arada flmlerinde de içerik genişlemeye devam ediyordu. Son dönemde çıkmış bir çok Türk Filmi’ni yayınlamaya başladılar. Aklıma ilk gelenler arasında “Aile Arasında” var mesela. Daha sinemalardan yeni çıkmıştı ki bir baktım platforma düşmüş. Ama sanırım asıl bombayı hala sinemalarda olan “Organize İşler Sazan Sarmalı”’nı getirerek yaptılar. Zaten Türkiye piyasasına girdikten sonra ki yaptıkları en büyük iş de bu oldu gerçekten. Her ne kadar sinemaya para verip, gidip bu filmi izleyen insanlar amiyane tabirle kendilerini salak gibi hissetseler de bence büyük bir iş oldu Netflix Türkiye için. Ciddi de bir abone kazandıklarını düşünüyorum tabi ama bununla ilgili elimde bir veri yok. O yüzden de boş konuşmak istemem.

Diğer film içeriklerine baktığımda da ciddi anlamda her gün yeni filmler ekleniyor diyebilirim. Bazıları da gidiyor bu arada. Godfather serilerini hala geri getiremediler mesela. İlk geldikleri günden itibaren sistemdeydi oysa. Belgesellerine, Cem Yılmaz filmlerine ve oyunlarına zaten diyecek bir şey yok. Kendilerine rakip diye ortalarda gezen platformların hala kendilerinin yanlarına bile yaklaşamadığı gibi bir gerçek var ortada.

Ben genel olarak Türkiye’de belli bir yere geleceğini düşünüyorum Netflix’in. Tabi nereye kadar gelir orası muamma. Zira tüm Türkiye nüfusunun %29’luk bir kısmının hala internet kullanmadığı gerçeği var ortada. Beyaz yakalı insanlara ve televizyondan sıkılan yeni nesil memur kesimine çok ciddi bir şekilde hitap ettiklerini de söylemek lazım. Bakalım Türkiye’deki alışkanlıkları ne kadar değiştirebilecekler. Bekleyip göreceğiz…

 

Teknolojik Ürün ve Donanımlarda İkinci El Piyasasının Durumu

Tüm ülke olarak iliklerimize kadar hissettiğimiz bir durgunluktan geçiyoruz. Herhalde bunun açıklamasını benim yapmam saçma olur. Paraanaliz.com yazarlarından Atilla Yeşilada bir Youtube kanalı açtı ve bu kanal yürüdü gitti. Kendisinden bu durgunluğun sebeplerini dinleyebilirsiniz. Ben bu durumun en azından ikinci el piyasasını nasıl etkilediğinden bahsetmek istiyorum:

Bildiğiniz gibi faizler düşükken hayat bize tam bir cennetti. Bir tane Macbook’mu beğendin? Onun fiyatı 12.000 TL’mi? Tamam ya, gir maaşını aldığın bankaya. Bir bakmışsın 1.35 faiz oranıyla paran anında hesabında. Düşünülecek çok bir şey yok. Faizi toplasan 1500 TL yapıyor ve bu da haliyle insanın zoruna gitmiyordu.

Ama şimdi durum tam tersine döndü: En uygun kredi veren devlet bankaları bile kredi verirken kılı kırk yarıyorlar. Ve sonuçta insanlar istedikleri şeylere kolay ulaşamıyorlar. Aslında işin kredi kısmı olayın farklı bir boyutu. İnsanlar görünürde %20 olan, gıdada %29 olan bir enflasyon içerisinde hayatlarını devam ettirmeye çalışıyorlar. Evlerine aldıkları makarnadan, sıvı yağa, deterjandan bebek mamasına kadar her üründe fiyatlar neredeyse iki katına çıktı(Ne hikmetse gıda enflasyonu %29 çıkıyor işte. Allah’ın işi).

Bu durumda evine ekmek götüren Cemil abinin yapacağı ilk iş o ekmeği götürmeye devam etmek. Sonuçta evde ekran kartı yiyecek halleri yok çocukların. Bu da tabi ister istemez bütün donanımlarda ve teknolojik ürünlerde inanılmaz bir durgunluğa yol açtı. İhtiyacı olan ve yine kenarda belli bir parası olanlar lüks tüketimlerini yapmaya devam ediyorlar.

Bununla ilgili interneti tararken çok ciddi bir veri göremedim. Vatan Bilgisayar’da ve Teknosa’da çalışan bir kaç kişi ile ayak üstü sohbet etme imkanı buldum. Ama onlardan çok da olumlu bir cevap alamadım. Yani durgunluğun sonuna kadar hissedildiğinden bahsediyorlardı. Gerçi Vatan Bilgisayar’da yapılan 0 faizli krediyle telefon kampanyaları en azından o tarafta biraz daha hareket olmasını sağlıyor. Ama diğer taraflarda durum vahim.

Hal böyleyken aslında 2. El’in biraz daha yoğun olması gerekir. Nitekim araba piyasası şu anda böyle. Her ne kadar 0 araçlarda ötv indirimi olsa da ikinci el piyasasının daha hareketli olduğu aşikar.

Teknolojik ürünler ve Donanımlar için de benzer şeyler söylemek için bu kadar uzattım aslında yazıyı.Mesela şu anda ilanda 10’a yakın ürünüm var ve mutlaka arayan oluyor. Yanlış anlaşılmasın: Müthiş hareketli bir piyasadan bahsetmiyorum. Ancak ihtiyacı olan insanlar ikinci eli daha ucuza  ve doğru fiyata buldukları anda bu tarafa yöneliyorlar. Bu arada bunu yazarken ölücüleri ayrı bir tarafta tutmak istiyorum. Onlar her zaman piyasası 500 tl olan ürüne 250 tl teklif etmeye devam ediyorlar. Ama gerçekten istediğini arayan insan bir şekilde ikinci el piyasasına yönelip uygun fiyatlarla ürün alıyor.

İşin kısası piyasa şu anda son 2 ay öncesine kadar biraz daha hareketli. Eğer kenarda uygun paranız varsa ve sıfır ürün alma konusunda bir takıntınız yoksa kesinlikle 2.ele yönelinebilir.


 

ipad Pro 2018: Almaya Değer mi?

Bundan tam 2 ay önce İpad Pro’yu almaya karar verdiğimde fiyat konusunu kafamda bir türlü anlamlandıramıyordum. Son çıkan 3.nesil ürünlerin fiyatı 5.899 TL’den başlıyordu ve gerçekten piyasadaki bir çok bilgisayardan pahalıydı. Tabi bu aleti alınca sadece tableti almak yetmiyor: Apple Pencil 2 alacaksınız, ki fiyatı 950 TL… Bir de bilgisayar gibi yanımda taşıyıp öyle kullanacağım derseniz de klavye almanız gerekiyor ki bunun da fiyatı 1.300 TL.

İlk almaya karar verirken hayır diyordum, bu kadar para verilmez. Çünkü net bir hesap yapınca bu cihaz bana 8.000 TL’ye geliyordu. Bu fiyatın ne demek olduğunu söyleyeyim: Piyasadaki bazı Macbook Pro’ların fiyatları bu civarlarda. Hatta 15.4” 2015 Macbook Pro’ları bile ikinci elde bu fiyata bulmak mümkün.

Araştırmaya devam edince şuna benzer bir geekbench testi ile karşılaşmıştım.

Fotoğraflarda gördüğünüz geekbench testleri güncel(Zamana aldırmayın. Çünkü ortalama skorlar çok fazla değişkenlik göstermiyor). O zaman baktığımda da benzer sonuçlar çıkmıştı. Yani ne diyor sonuç: İkinci elde 8.000 TL’ye alacağın Macbook Pro’nun performansı 11” olan İpad’den daha düşük. Biraz daha derinlerine bakıyoruz: Eğer biraz daha iyi bir performans istiyorsak 13” olan Macbook Pro’ya yönelebiliriz. Buna benzer bir ürünü Apple Türkiye’nin sitesinden sorgulattığımzda en az şuna yakın bir fiyat çıkıyor:

 

Geekbench’de yaklaşık 1500 puanlık bir fark var çoklu çekirdek testlerinde. Arada da bütün ekipmanları tamam olan bir iPad Pro’ya göre 4.000 TL’lik fark. Değer mi tabi ki sizin takdiriniz.

Değer diyenler ne olursa olsun bir bilgisayar istedikleri ve mobil sistemli çalışmayan bir iPad istemedikleri için bu farka katlabilir. Ben ise kendi kullanıcı deneyimimi söyleyeyi: Evimdeki PC’yi parçalayıp donanımlarını satmaya başladım. Bu arada yanlış anlaşılmasın… Bu tableti alınca başka bir şeye ihtiyacım kalmadı demek için söylemiyorum bunu. Zaten bir iMac alma isteğim vardı. Bu süre zarfında videolarımı nasıl düzenleyeceğim, nasıl idare edeceğim tarzı soru işaretleri vardı kafamda. Ama tablet geldikten sonra bir kere bile masa üstü bilgisayarımı açmaya ihtiyaç duymadım(Tabi bu da oyun oynamayı seven bünyeye göre değişiklik gösterebilir).

Kısacası 2018 Model iPad Pro gerçekten çok başarılı bir cihaz olmuş. Hatta son bir kaç yıldır, Airpods’dan beri Apple’ın yaptığı en iyi cihaz bile diyebilirim(Airpods hala birinci sırada).

Almayı düşünen varsa, kafası karışık olan kişiler hem buradan hem de youtube’daki kanalım üzerinen soru sorarlarsa sorularını cevaplarım. Merak eden olursa diye de videonun sonuna kutu açılış videosunu ekliyorum. Başka bir yazıda görüşmek üzere. Hoşçakalın…

 

DJI Mavic Pro da Satıldı

Daha bir kaç gün önce bir yazı yazmış ve bugüne kadar sahip olduğum Drone’lar ile ilgili bir karşılaştırma yapmıştım. Doğal olarak da en sonda sahip olduğum DJI Mavic Pro’yu anlatmıştım, hatta bayağı da övmüştüm. Ama aslında yazmayı unuttuğum bir konu vardı: Ben bir süredir satılık ilanında bekletiyordum cihazı. Bunun iki sebebi vardı: Birincisi gelişen teknoloji ile DJI Mavic 2’lerin şu anda daha güvenilir uçuş imkanları sağlaması. İkincisi ise çalıştığım şirketteki araba durumumun değişmesinden dolayı yeni araç almamın gerekmesi. Ben hali hazırda bir araba aldım ve bununla ilgili de bir yazı yazacağım zaten. Ama aldığım arabanın masraflarını karşılamam için mecburen bazı ekipmanlarımı satışa çıkartmam gerekiyordu. Ve motosiklet ile başladığım bu süreçte Drone’umu da sattım.

Şimdi yapılması gereken bir konu var: O da yeni mavic 2 pro’ların incelemesine başlamam. Tabi ki internette onlarca yapılmış araştırma var. Hem de hem İngilizce hem de Türkçe kaynaklar. Ondan sonra da doğru anda siparişi vermek. Bakarsınız youtube’daki kanala da bir kutu açılışı yaparım. Tabi ondan sonra da tabi ki hem sahada testler gelecektir hem bununla ilgili fotoğraflar gelecektir. Ama dediğim gibi ilk iş olarak incelemelere başlamam gerekiyor. Bu yazıyı kapatırken de acil iniş yaptığım bir videomu videonun sonuna ekliyorum. Belki Mavic Pro ile yaşadığım en büyük heyecanı siz de benimle beraber yaşarsınız.