İstanbul Öncesi

Öncelikle belirtmeliyim ki burnum hala iyileşmedi. Hala benimmiş gibi hissetmiyorum. Buna rağmen yerimde de duramıyorum.

Öyle sanıyorum ki uzun bir süre evde yatınca, vücut daha fazla dinlenmek istemiyor. Yerimde duramıyorum. Elim burnumun üstünde, sanki her an birisi bana çarpacakmış ya da yumruğunu suratıma geçirecekmiş gibi hissediyorum ama yine de nafile.

************               ************

Bu kadar sorunlu zamanlar olmasına rağmen güzel şeyler de olmuyor değil.Yarın Yeni Rakı’nın davetlisi olarak İstanbul’da Madam Despina’nın meyhanesinde olacağız. Kim bilir, belki ondan sonraki gün Galatasaray-Kasımpaşa maçını Ali Sami Yen stadında bile izleyebilirim.

Bir yazımda demiştim ya benim anlamadığım şeyler var diye; artık hiç bir şeyi anlamaya çalışmadan, sadece yaşamak istiyorum. Belki hayat,bu sefer daha farklı olur.

Çok Konuşan Yatalak

Yatalak BenBurun ameliyatı olmak isteyen birisi gelir de bana burun ameliyatı olmak istediğini ancak kararsız kaldığını söylerse, ona kesinlikle ameliyat olmamasını söylerim.

**********              **********

Kim ne derse desin zor bir ameliyat işte. Uzun uzun planlayıp, ani olarak karar verdim operasyon geçirmeye ama bu kadar zorlanacağımı düşünmemiştim hiç. Ameliyat olduktan sonra, üçüncü gün o tamponları burnumdan aldıklarında, yeniden dünyaya gelmiş gibi hissetmiştim kendimi. Ama fazla heveslenmişim sanırım.Burnum hala şiş olmakla birlikte, burnuma, iyileşememe yüzünden, yeniden tampon koydular. Ve bu hiç bitmeyecek bir kısır döngüymüş gibi geliyor bana: Ertesi kontrole tamponun çıkacağı umuduyla gidiyorum.Ancak yeniden bir tampon… Düşünsenize hapşırıyorsunuz ancak burun deliğiniz kapalı. Bir de üzerine o tamponun düşme riskiyle beraber aylar sonra iyileşeceğimi söylüyorlar. Rahat nefes alayım da başka bir şey istemiyorum.

**********              **********

Ameliyatın üzerinden on altı gün geçti. Bu süre zarfında evden kontroller dışında iki kere çıktım. Bir akşam sinemaya film izlemeye, bir de önceki gün gezmeye… Bu ameliyat sonrası oluşan birşey mi bilmiyorum ama çok çabuk yoruluyorum. Biraz yürüdükten sonra kendime oturacak bir yer arıyorum hemen. Bir de eskisi gibi değil iştahım. Zaten iştahlı olsam bile doğru dürüst yiyemiyorum ki. Suratımda sanki bana ait olmayan bir şey taşıyormuşum da, her an düşebilirmiş gibi bir hisle dolaşıyorum.

**********              **********

Evde oturmanın da değişik faydaları var aslında. Hep anlattıkları o kadın programlarını kendi gözümle gördüm. Ve gerçekten çok değişik olaylar dönüyor. Bir tanesi dedektif gibi sorular soruyor mesela. Hakim gibi yargılıyor gelen konukları. Yirmi yaşında kızlar televizyonda koca arıyorlar kendilerine. Sanki daha önce bu programlar varmış da insanlar oradan birbirini bulup görüşüyorlarmış sanki. Tamam tamam postmodern toplum diyeceksiniz şimdi bana. Teknolojik gelişmeler falan… Ama yine de kabullenemiyorum işte. Kanallar salt reyting için bu kızları pazarlıyor. Onlar da  farkında olmadan kendini pazarlatıyor!

**********              **********

Bu kadar yatınca bir şey daha farkettim: Ben müziksiz, filmsiz yapamıyorum. Bursa’ya gideceğim günü iple çekiyorum. Eksik kalan bazı şeyler orada tamamlanıyor en azından.

Mucizenin Belgeseli

Mucizenin Belgeseliİki gün önce Kanal D Ana Haber Bülteni’nde yer alan bir haber izleyenlerin tüylerini diken diken etti.

İstanbul’da yaşayan Bekir Tunçlu ve ailesi, asgari ücretle hayatını  idame ettirmeye çalışan bir işçi ailesi. Bekir Tunçlu’nun aldığı ücret 580 liranın biraz üzerinde. Ancak kirada oturan Tunçlu ailesi 450 lira kira veriyor.Faturalarla birlikte bu rakam 650 lirayı buluyor. Yiyecek bulmak içinse pazarları çalışmak zorunda kalıyor Bekir Tunçlu. Köyden ailesinin gönderdiği bakliyatlar da geçinmelerine yardımcı oluyor.

***********                ************

Sayın Başbakan sürekli olarak kendi dönemlerinde asgari ücretin alım gücünün yükseldiğini söylüyor. Asıl mesele asgari ücretin alım gücünün yükselmesinde değil, gelir dağılımında adaletin sağlanmasındadır. Bu sosyal devlet olduğu anayasasında belirtilen bir ülkenin öncelikleri arasındadır ve bir an önce bu konuya el atılmalıdır.

Şaşkınlar

Bu ülkede bazı olaylar vardır ki onları söylenmediği halde bilirsiniz .Dün Habertürk’de  Balçiçek Pamir’in programına katılan yönetmen, senarist, oyuncu Sırrı Süreyya Önder’in anlattığı olaylar da aynen bu söylenenleri doğrular nitelikte.  Önder diyor ki:

“38-40 gün kadar bir açlık grevimiz olmuştu cezaevindeyken. Bunun 28. gününde bir gün sabaha karşı askerler bizi avluya çıkarıp çırılçıplak soyarak sabaha kadar öldüresiye dövdüler. Bunu yapanların ömürleri boyunca her gece yatağa yattıklarında vicdanlarına hasep vermelerini diliyorum. Hadi ben örgütlü bir sosyalisttim, beni ellerine geçirmişler, onların elinde tutsaktım. Ellerinden geleni artlarına koymayacaklar tabii. Ama ya masum olanlar?”

Bunları hiç bilinmeyen olaylarmış gibi “Sırrı Süreyya Önder’den Şok İtiraflar” şeklinde başlık atarak yayınlamanın bir anlamı var mı? Bir çok insan darbecilerin neler yaptığının az çok farkında. Artık büyük gazeteler şaşkın rolü oynamaktan vazgeçmeli.

Küçük Meyhane

Meyhanenin kapısını açıp içeriye girdim ve en dipteki masaya oturdum. Üzerindeki beyaz önlüğüyle , uğraştığı o kadar çakırkeyfe rağmen güleryüzlü  olan bir amca hemen geldi yanıma:

-Delikanlı ne ister acaba?

Daha önce böyle yerlere pek gelmemiş birisi olan ben, meyhanede de ne içileceğini bilmiyordum.

-Bilmem ki amca, daha önce hiç meyhaneye gelmemiştim. Bira alayım olur mu?

Yan masadaki gruptan, takım elbisesi gıcır gıcır ,otuzlu yaşlarının sonunda olduğunu tahmin ettiğim bir beyefendi, ağzından gelen anason kokusuna aldırmadan amcayla konuşmamızın içine daldı.

-Genç adam, sen daha önce böyle yerlere gelmediğini söylüyorsun. Buraya gelip bira içmek de olmaz, tek oturmak da… Buyur gel masamıza beraber rakı içelim.

Bunun ne anlama geldiğini bilen bir insan değildim. Benim yaşadığım şehirdeki apartmanda, komşular birbirine selam dahi vermezken,hiç tanımadığım bir adam beni masalarına buyur ediyordu. Kibarca teklifini geri çevirecekken, benden sipariş almak için bekleyen yaşlı amca sessizce; gruptaki insanların güvenilir ve elit  insanlar olduğunu; masaya geçersem içtiğim içkiden daha bir keyif alacağımı anlattı.

Çekine çekine geçtim yandaki masaya. Tam üç saat hiç tanımadığım insanlarla konuşacak o kadar şey bulmak, masadan kalkarken de gitmeme üzülmelerini görmek hala şaşırtır beni.

Bir şey daha anladım: O küçük meyhaneyi o kadar şirin ve sempatik yapan şey içtiğim rakıydı. Ve kesinlikle tek başına içilecek bir içki değildi…