Ölümlere Sevinmek Normal Olmaya Başladı

Akşamın bu vaktinde aslında çok da moralim bozularak yazıyorum bu yazıyı. Bildiğiniz gibi dün 35 tane vatandaş bizzat Türkiye topraklarında türk savaş uçaklarının bombalarıyla öldürüldüler. Hani Suriye’de böyle önemli olaylar olunca Türk televizyonları ön sıralardan veriyorlar ya haberleri, dün televizyon kanalları çok önemli bir olay değilmişçesine ya uzun süre yayınlamadılar ya da biraz değinmekle yetindiler bu olaya. Ayrıntılı değinenler de hükümetin bizzat başı tarafından yine topa tutuldu. Yani kısacası yine görmezden gelindi. Açık söylemek gerekirse, belki de sosyal medya olmasa olayları bizim gözümüzde olabildiğince küçültmeye çalışacaklardı.

Olayı duyduğum ilk andan itibaren aslında yazılacakları az çok tahmin ediyordum. Önce pkk lı diyeceklerdi sonra olmazsa doğrusunu söyleyeceklerdi. Doğrusunu söyleyince her zaman söylenen şeyler hiç değişmiyor bu toplumda: “Zaten ölenler de kaçakçıymış, su testisi su yolunda kırılır.” Ölümleri insan boyutundan başka boyutlara çekmek de yine bizim toplumuza has bir olay olsa gerek. Dünyanın en kutsal, en mübarek toplumuna sahip olduğumuzu ileri sürüp mahallelerde “trencilik oynayan” bu figürler, iş ölüme geldiğinde ağızlarından salya saçarak ortalıkta ağızlarına ne gelirse söylemeye başlıyorlar. İşin ilginç bir yanı da bu figürlerin sadece toplumun cahil, geri kalmış, eğitilmemiş kesiminden değil, okumuş sosyal medyayı takip eden, yani yüzünü teknolojiye dönmüş 21. yüzyıl insanlarından olmaları.

Yaklaşık dört yıldır uludagsozluk.com da yazarlık yazıyorum. Hani sadece fikirlerimi söylemek adına üniversitedeki bir arkadaşım aracılığıyla üye olduğum, daha sonra da yazmaya devam ettiğim bir internet sitesi. Türkiye’de oldukça tanınan bu sitede dünkü olayla ilgili okuduklarım, insanların bu olaya bakış açıları gerçekten çok zoruma gitti. Ben bu siteden bir kaç yazarın yazdıkları yazıları sizlerle  paylaşacağım:

 

Başlık: uludere de hayatını kaybeden katırlar

şırnağın uludere ilçesinde türk silahlı kuvvetlerinin bombalarını hedef olan suçsuz günahsız hayvanlardır.

(bkz: kurunun yanında yaşın da yanması)

(ishakmete, 29.12.2011 19:37 ~ 19:47

Bu yazıyı yazan arkadaşımız anladığın gibi ölen katırları yad etmeyi tercih etmiş.
spoiler
kaçakçılık yapan köylülere..
.–spoiler
sanki çok normal bir şey yapıyormuşlar da
(la fondoten, 29.12.2011 11:04 ~ 30.12.2011 13:02)
 Bu arkadaşa cevap hemen bir başka yazar tarafından verilmiş.

kaçakçılık suçunun cezasının ölüm olduğunu düşünenlerce doğal bulunan ancak kalbinde azıcık insanlık ve adalet bulunanlarca iç acısıyla karşılanan durumdur. tek kelime ile vahşettir. bu insanların katilleri derhal bulunup cezalandırılmalı ve kamu vicdanı rahatlatılmalıdır. böyle bir olayın ihmal ya da yanlışlıkla oldu gibi ahmak bir gerekçeyle geçiştirilmesi durumunda devlete olan inanç kökten sarsılacaktır.

 (asitbazdengesi, 29.12.2011 11:08 ~ 18:14

bir başka arkadaşın yorumu da aşağıdaki gibi:

 

çok iyi yapılmıştır.

bu köpekleri ancak bu şekilde yıldırabiliriz zaten. aynen devam, hepsi telef olana kadar devam.

 (leadman, 29.12.2011 11:58)
Daha fazla uzatmaya gerek yok sanırım. Ölen otuz beş insandan bahsedilirken, üstelik bu insanların oradan geçişinden türk ordusunun başka bir kolunun haberi olduğu söyleniliyorsa ve buna rağmen insanların ölümüne seviniliyorsa sözün bittiği yerdeyiz demektir artık.

Londra Kahve Dünyası

Türkiye’ den Londra’ya yeni bir tat geldi: Kahve Dünyası. Londra’nın merkezinde Picadilly Circus’da oldukça iyi bir yere açılan şirket Türk tatlarını Londra’ya getirmesi açısından başarılı olmuş. Bilindiği gibi Türkiye’deki Kahve Dünyası şubeleri tıklım tıklım olur. O kadar ki oturmak için sıra beklersiniz. Yoğunluk bakımından hemen hemen aynı olsa da servis kalitesi olarak büyük bir fark olduğunu söyleyebiliriz. Çalışanların tecrübesizliği dikkati çeken ilk unsur. Verilen siparişlerin ya geç gelmesi ya da hiç gelmemesi göze çarpan en büyük eksikliklerden birisi. Mekan şimdilik sadece türklere hitap ediyor. İngilizler’in servis kalitesine çok dikkat ettiğini bildiğimiz için Kahve Dünyası’nın şimdilik diğer milletlere açılması zor görünüyor.

Babaya Elveda ( Masaüstü Seyirleri)

Bazen ölüm bir çocuğu uykusundan uyandıran kötü bir kabus gibi üstünüze çöktüğünde anlarsınız hayatın sırat köprrüsü gibi kıldan ince kılıçtan kesin olduğunu.

Çok küçük sayılmazdım; on üçüncü doğum günümden bir hafta önce, Mersin’in cehennem sıcaklarının etkisiyle insanı uykusunda terleten o gecenin sabahında, bir ağlama sesiyle uyandım önce. Yatak odasının kapısını açtım usulca. Sonra hayatım boyunca korktuğum ölümün korkusuyla yüzleştim.

Annem yatağın başında babamın yüzü bembeyaz kesilmiş cenazesine yaklaşmaktan korkarak, ama aynı zamanda 18 yıllık kocasını son kez gördüğünün bilinciyle yatağa mesafesini koruyarak ağlıyordu.

Korkarak içeriye girdim. Annemin korkaklığını ve acısını paylaşarak yatağa doğru yanaştım. Babama pek bakamadım belki de hep hatırladığım gibi kalsın diye.  Annemi çektim kendime doğru, bana sarıldığı anda büyük bir gürültüyle ağlamaya başladı…

Bir süre sonra ev olması gerektiği hale gelmiş, tam bir cenaze evine dönüşmüştü. Komşuların eşleri gelip yatak odasına girmiş, ellerindeki iplerle birşeyler yapıp babamın üzerini örtmüşlerdi. Evin kapısı açık olduğundan içeriye sürekli insanlar girip çıkıyor, ben çoğunun kim olduğunu bilmediğim bu insanların annemle birlikte ağlamalarını izliyordum. Aradan ne kadar vakit geçti bilimiyorum. Hep televizyonlarda gördüğüm siyah renkli bir cenaze arabası eve yanaştı, içinden koca bir tabut çıkarıp içeriye girdiler. Yatak odasına girip babamı özenle tabuta yerleştirdiler. Ağabeyler ve amcalar tabutu kaldırıp onu evden çıkardılar. Cenaze arabasının alt tarafında, içinin ayrıntılarını sadece ölü bedenlerin görebildiği bir bölmeye yerleştirip kapağı kapattılar.

***

Hayatta en çok korktuğum şeylerden birisiydi aslında babamı kaybetme fikri. Nedendir bilinmez ben annemi hiç ölmüş olarak hayal etmedim. Bazı geceler rüyamda babamın öldüğünü görür, yavaşça yatağımdan doğrulup yatak odasına süzülür babamın nefes alıp almadığını kontrol ederdim. Nefes aldığını anladığımda midemdeki, korkudan oluşan, adrenalin patlamasının yarattığı etki kaybolur, altıma işeyecekmişim gibi hissederdim. Babamın nefes aldığını iyice idrak ettiğimde yataklarında, onca yılın ardında birbirlerine olan aşklarını yitirmemiş olduklarını düşündüğüm anne ve babamın mutlu bir şekilde uyuduklarını anladığımda mutlu olur, ayak parmaklarımın ucuna basarak tekrar yatağıma döner, kabusun bir daha gelmesini engellemek için ışığı açık bırakırdım. Bazı geceler ise yataktan kalmaya korktuğumda üzerime yorganı çeker, sanki yan odada bir ceset varmış gibi huzursuzca uyumaya çalışırdım. Sabah uyanır uyanmaz yine korkuyla yatak odasına gider, annemin yanını boş görünce sevinir, işe giden babamın boşluğunu doldurmak için annemin yanına yatardım. Bazen de sabaha kadar beklememe gerek kalmaz, havanın gece kalmak ile sabah olmak arasında karar veremediği o vakitlerde babam odaya girer, beni uyandırmamaya dikkat ederek yanağımdan öperdi. Yarı uyanık babamı karşımda gören ben önce yorganın üzerimden kalkmasıyla ve serin havanın yüzüme vurmasıyla rahatlayarak temiz havayı içime çeker, ardından gece alamadığım uykumu devam ettirmeye çalışırdım.

Bazı sabahlar annem televizyona bakarken geceleri korkup korkmadığımı sorardı. Ona asla babamın ölmesinden korktuğumu söylemedim ama her anne gibi o da anlardı oğlunun korktuğu birşeyler olduğunu.
-Korkma oğlum. Korkacak ne var ki? Aynı evin içindeyiz. Ben varım, baban var! diyerek beni sinirlendirir, benim televizyonun sesini açmamdan kızdığımı anlayınca mutfağa gidip atıştıracak birşeyler haırlardı.7

Akşam işten çıkar çıkmaz evine koşan babamın elinde, büyük ihtimalle köşedeki bakkaldan alınmış, koca bir tablet çikolata ya da muhtemelen yolunun üstündeki herhangi bir manavdan alınmış bir kilo chiquita muz olurdu. Evde böyle şeylere benden başka tamah etmediği için gözüm doyana kadar yerdim getirdiklerini. Bazen yemekten önce alınan abur cuburları yediğimi gören annem bağırır, içeriden bağrıştığımızı duyan babam gelir, kavga eden iki arkadaşını ayırıyormuş gibi aramıza girerdi. Anneme göz kırptığını görürdüm. Annem mutfağa gider ve benle yetişki bir adamla konuşurmuş gibi konuşmaya başlar yemekten önce midemi doldurmamam gerektiğini tembihlerdi. Yemek hazırlanana kadar televizyona bakar, annemin sofrabezini yere serdiğini görür görmez ona yardıma gider, koca siniyi her zaman sofraya o getirirdi. Yemekten sonra yaktığı sigarasını derin derin içine öekerek pencereden dışarı üflerken, belki de yıllar sonra uykusunda yakalanacağı kalp krizine doğru adım attığını bilmezdi.

Bir Garip Bakış Açısı

İnsanlara dedim ki ama gencecik çocuklar ölüyor bitsin bu savaş. Bunun karşılığında dediler ki: Bir gün olur da bir yakınının, ya asker olarak ya da sivilde başına birşey gelirse o zaman görürüm ben seni. Ne diyeyim ki ben size. Zaten bir gün canlarımdan birine zarar gelmesin diye bitsin istiyorum bu savaş. Başkalarının canı yanmasın diye bitsin istiyorum bu savaş.

*********

İş milli duygulara gelince Türkiye gerçekten bütün olabilen bir ülke. Yani birbirlerine Chp’li ya da Akp’li veya alevi ya da sünni olduğu için diş bileyen iki insanı ortak bir paydada birleştirmenin kolay bir yolu var; o da ülke bölünüyor duygusunu hissettirmek ya da en azından milli hisleri okşayacak birşeyler ortaya atmak. Bunu başardığınız anda hayatın hiçbir noktasında biraraya gelmeyecek bu iki insan aynı meydanda slogan atacaktır emin olunuz. Mesela yarın sayın başbakan Fransa’ya karşı alınacak tavırları açıklayacak. Biliyorsunuz “Ermeni Kıyımı” nın reddini suç sayan bir yasa tasarısı hazırlıyor Fransızlar. Bu kararların Türkiye’nin her tarafından ortak bir tepkiyle destekleneceğine inanıyorum. Bu bütünleşmelerin faydalı  olup olmadığı konusunu senelerdir örnekleriyle gördüğümüz için pek yorum yapmaya gerek yok.

Londra’da Bir Yıl

Aslında bu yazıyı bundan yaklaşık 2 hafta önce, 27 kasımda yazmam gerekiyordu. Ancak gerek işlerin yoğunluğu gerekse okul vakitlerinin fırsat vermemesi yüzünden bu yazının yayınlanma tarihi ne yazıkki biraz gecikti.

Biliyorum ki Türkiye’deki bir çok insanın hayallerinden birisidir Londra’ya gelmek. Ama belirtmek isterim ki eğer buraya geliş amacınız tamamen eğitimse ve geri dönme planları yapıyorsanız; üstüne üstlük kendi geçiminizi de kendiniz sağlamak zorundaysanız Londra gerçek anlamda Londra olmuyor sizin için. Sabahın yedisinde kalkıp okula gitmek ardından da işe gidip çalışmak çok yorucu. Biliyorum bunu çocukluğundan beri yapan insanlar mevcuttur ama eğer buna alışmış bir bünyeniz yoksa hisleriniz değişik oluyor. Tabi bunları yaparken kendinize Londra’da olduğunuzu hatırlatıp eğlenmek istiyorsunuz.  Akşamları da arkadaşlarla gezince gerçekten 24 saat yetmiyor. Ama yine de itiraf etmeliyim buraya geldiğim ilk 6 ay gerçekten çok eğlendim.

Londra’ya gelişimin kısa bir öyküsünü yapayım isterseniz. Zira bu konuda daha önce birşey yazmadım. 28 Ekim 2010 da vize başvurusunu yaptıktan yaklaşık 12 gün sonra vizem on saatlik çalışma izniyle elime geçti. İlk işim Türk Havayolları’ndan Adana-Londra tek yön bileti almak oldu söyleyeyim çünkü gerçekten biletler bazen çok pahalı olabiliyor. O dönemdeki kurban bayramını ailem ve arkadaşlarımla geçirip öyle gitmek istiyordum. Bu yüzden 27 Kasım tarihinde uçmayı uygun gördüm. Tabi burayı az çok bilen insanlar ne kadar soğuk ve yağışlı bir yer olduğunu da tahmin edebiliyorlardır. Bu konuda iyi bir alışveriş yapmak gerekiyor ve ben de tabiki öyle yaptım. Bayramı da geçirip Londra’nın yolunu tuttum. Söylemem gerekiyor ki uçak alçalırken insanın heyecanı gerçekten de artıyor. Zira şöyle bir aşağıya bakıyorsunuz ve arabalar ters yönden geliyor ve bu bile insanı başka düşlere götürüyor.

Nihayet iniyorsunuz. Vize kontrolüne giderken heyecanınız daha da artıyor. Çünkü UK Border Agency bu konuda çok sert. En ufak bir hatanızı arıyorlar. Bütün evrakların tam olduğunu tekrar kontrol edip, uçaktayken verilen Landing Card’ı da doldurup vize kontrolüne gidiyorsunuz. Size çeşitli sorular soruyorlar ve eğer de iyi bir memura denk gelirseniz rahat rahat içeri giriyorsunuz.

Londra’da bulunan 4 tane havaalanından hangisine indiğinize bağlı olarak şehir merkezine gidiş şekliniz değişiyor. Eğer tam merkezde olan Heatrow havalimanına inerseniz ulaşım konusunda şanslısınız demektir. Avrupa’nın en büyük hava taşımacılık merkezlerinden birisi olan bu havaalanından Londra’ya ulaşım metrolarla sağlanıyor. Ama eğer Heatrow dışındaki havaalanlarından birisini tercih ederseniz ( Luton, Stansteid, Gatwick) ya üst trenler almanız ya da dışarıda sizi bekleyen otobüs firmalarından birisini tercih edip gideceğiniz yere ulaşmanız gerekiyor.

Gelelim Londra’ya: Avrupa’nın başkenti olan bu şehir gerçek anlamda dünyanın da eğlence merkezlerinden birisi. İngilizler’in o bilinen soğukluğu akşamları bitiyor diyebilirim. Çünkü alkol almaya başladıktan sonra gerçekten konuşkan insanlar haline geliyorlar. İngilizce’yi geliştirmek için publara gitmek de bilinen en iyi yöntemlerden birisi zaten. Bunun dışında yabancı arkadaşlar edinmek de gerçekten çok önemli. Aksi taktirde ingilizce öğrenmek tam bir işkence haline gelebilir.

İngiltere’deki iş imkanlarını ve İngiltere’nin ekonomik durumunu da bir sonraki yazıya bırakırken sizlere tavsiyem eğer imkanınız varsa buraya gelip en azından üç ay kalmanız. Türkiye’de öğrendiğiniz ingilizcenin bir işe yaramadığını burada anlıyorsunuz çünkü. Herkese iyi günler.

Libya Üzerine

Libya’da bir dönem değişti. Uzun yıllardır ülkenin iktidarının sahibi Kaddafi linç edilerek öldürüldü. Kaddafi’nin bir diktatör olduğunu iddia etmemek tam bir saçmalık olurdu. Yani şimdi bir yönetici için ülkeye refah getiriyor ve kaynaklarını doğru kullanıyor diye illa iyidir demek yanlış olacaktır. Askeri bir darbeyle gelmiş bir lider olarak kırk iki yıldır ülkesini seçime gitmeden yönetiyorsa bu konuda söylenecek  pek bir şey yok.

Ama işin diğer bir boyutu da var:  Tamamen Amerika ve Avrupa destekli bir grubun konsey kurarak ülkenin yönetimine sanki çok ağır şartlarda yaşanıyormuşçasına isyan etmesi… Aslında bu değişik açılardan bakarak anlaşılabilecek bir mevzu. Mesela Osmanlı Devleti’nde bir padişahın başarılı olması demek, çocuğunun ya da kardeşinin onu tahttan indirmeye çalışmasını engelleyemezdi. Önemli olan iktidarın elde tutulması meselesi. Bugün Kaddafi’yi öldürerek yönetimi onun elinden alanlar devleti bir oligarşiye mi devredecek (kastettiğim şeye dini liderlerin içinde bulunduğu bir şeriat yönetimi de dahil) yoksa gerçek anlamda halkın egemenliğine bırakılacak bir ulusal yönetim mi olacak. Libya ile benzer kaderi yaşayan ülkelerden Tunus’ta seçim oldu ve ülke parlamentosuna kavuştu. Mısır için seçimler de çok yakın ancak Libya’nın bu iki ülkeye benzemeyen tarafları da var. Örneğin Fransa ve Amerika’nın Libya’ya özgürlük getirmek adıyla yeraltı zenginliklerini hedef aldığı söylentisi konuyla yakından veya uzaktan alakası olan herkesin dilinde. Sonuç olarak oradaki yönetimin şeklini Amerika’nın çıkarları belirleyecektir.

Bunun yanında Kaddafi’nin öldürülüşüne de değinmek istiyorum. Her ne kadar diktatör de olsa Kaddafi’nin ülkesine bir şeyler kattığı bir gerçek. Yani bu kadar isyan edecek bir şey yok demek istemiyorum ama en azından böyle bir ölümü gerektirecek bir yönetim de sergilemediğini düşünüyorum. Benim fikrim ölüm emrinin başka yerlerden geldiği. Çünkü en azından devrik liderin canlı yakalandığını ve daha sonra ne olduysa birden linç edilmesine karar verildiği ortada. Nasıl oldu da canlı ele geçirilmiş bir lideri yargılamak varken insanların arasına atıp öldürülmesini izlemeyi tercih ettiler. Bu konuda Fransız gazetesi Canarde Enchaine bir haber yayınladı. Habere göre Kaddafi’nin yakalandığı yerde bulunan Fransız ajanlarının müdahalesi sonrasında iş linç aşamasına gelmiş. Ama onlara da emrin büyük abiden yani Amerika’dan geldiği söyleniyor. Neyse sonuç olarak bir insanı Allah büyük sözleriyle döve döve öldürdüler. Gerçekten de Allah büyük. Libya halkının hak ettiği neyse onu bulması dileğiyle…

 

Facebook Savaşları

Dün gencecik insanların ölümünün yarattığı derin acıları hissettik hepimiz yüreğimizde. Hayatını kaybeden 24 asker… Kimisi evli kimisi evlenecek. O askerleri yetiştirip ölüme gönderen anne babalar… Bütün bunların ardından “vatan sağolsun” diyebilmek… Cesaret işi değil mi sizce de? Bir çocuğunuz oluyor. O doğuyor diye adaklar kurban ediyorsunuz. Belki de ilk erkek evladınız diye sevincinizden yerinizde duramıyorsunuz. Sonra o çocuk biraz büyüyor ve size baba diyor. Büyüyor okula gidiyor. Belki dersleri fazla umursamadığı için kızıyorsunuz. Ne bilim anadolu insanı biraz da kendini tutamaz ya belki de tokat atıyorsunuz. Ve siz ona vurdukça yüreğiniz acıyor. Sonra o çocuk biraz daha büyüyor ve ergenliğe giriyor. Deli çağları falan ama siz onun bu kadar büyüdüğünü görünce nasıl da hayret ediyorsunuz. Aradan bir kaç sene daha geçiyor ve çocuk askere gidiyor. Öyle bir yere düşüyor ki her Allah’ın günü uykularınızdan korkarak uyanıyorsunuz. Sonra bir gün televizyonda bir saldırı haberi görüyorsunuz. Şu kadar asker şehit dedikten sonra hemen telefona sarılıyorsunuz. Haber alamamak sizi çıldırtıyor. Ardından Kapı çalıyor ve karşınızda rütbeli askerler ve sağlık görevlileri…

İnsan o anda ne hisseder, nasıl hisseder azcık tahmin edebiliyorum sadece. Ama azıcık bakın daha fazlası değil. Ateş düştüğü yeri yakıyor. Bu kadar zaman gözünüzün önünde el kadar bir bebeden kocaman bir adama dönüşen oğlunuz askere gidip bir tabutla geliyor. İşte ben o zaman bazı anne babaları anlayamam. Hani derler ya “vatan sağolsun” diye. Hep sorarım, onu söylerken nasıl bir ruh hali içindedirler diye. Yanındaki rütbeli asker neler söylemiştir ki bu kadar soğukkanlı karşılayabiliyorlardır böyle bir durumu. Benim ömrüm gitmiş bana daha vatan mı kalır?

*********       ***********

Yukarıdakileri düşünüp Birgün gazetesinin başlığını paylaştım Facebook duvarımda dün. Çok kötü birşey mi yazıyordu: Sadece “Tek Yol Barış”… Bu kan deryasında hep beraber boğulmadan durdurun bu savaşı diyordu. Öyle değil miydi ama? Durmasın mıydı bu savaş. 25 yılda ülke adım adım bir bataklığa dönüşürken iyi şeyler ummak da suç olmuştu demekki. Eskilerden tanıdığım bir abi hemen yazının altına yorum yazdı: Ne barışı tarık. Tek yol savaş… Aslında bakmayın böyle sakince yazdığıma. Cinlerim tepeme çıkmadı desem yalan söylerim. Ne savaşıdan bahsediyorsunuz siz arkadaş. Daha yeni gencecik insanların cenazeleri dağıtıldı Türkiye’ye. Hiç mi bir insan bunları düşünmez. 25 yıldır zaten orada bir savaş olmuyor mu?  Kendimizi daha ne kadar kandırabiliriz. Orada bir savaş var. Ve gencecik insanlar bir hiç uğruna ölüyorlar. Dursun istiyorum çok şey istemiyorum.

Neyse bu abi olan Facebook arkadaşı beni listesinden çıkarmış farkettim ki. Çok önemli değil. Zaten beni görüşlerimi beğenmediği için listesinden çıkarıyorsa hiç durmasın. Kim istiyorsa yapabilir umurumda değil. Öyle basit arkadaşlık oyunlarına gerek yok. Ama farkettim ki bu durumda olan yalnız ben değilim. Bir çok insan bir çok insanı Facebook ‘undan silmiş son iki günde. Yani daha Facebook’da, amacı arkadaşları bir araya getirmek olan bir sitede, bir arada olamayan toplum nasıl olur da daha fazla bir arada yaşamaya devam eder. Bütün kürtlerin ırzına geçen arkadaşlardan tutun da toplu bir katliam önerisi sunan insanlara kadar nasıl faşistleşildi bu kadar. Gerçekten anlam veremiyorum. Yani empati yapıyorum ama olmuyor.

Bir de çok samimi bir şekilde rica ediyorum. Hani Facebook’da gidelim, yakalım, kıralım diyen insanları gerçekten dağda pkk lılarla çatışırken görmek isterim. Havayı aydınlatan tek şeyin mermiler olduğu o sıcak çatışmalarda gencecik askerler ölürken böyle garip demogojiler yapmak gerçekten onların anısına saygısızlık oluyor.