O Giderken

İnsan bazen yaşamaya o denli alışıyor ki, yaşamın yanında ölüm olduğunu unutuyor. Bundan 9 sene önce bir gün evimize bir telefon geldi. Dayım hasta olduğunu ve tedavi görmekte olduğunu anlattı bana. Ben de, sanırım annem üzülmesin diye, bu olayın üzerini örttüm ve anneme bu konuyla ilgili hiçbir şey anlatmadım. Süreci takip eden yaz, dayımı ziyarete gittiğimizde annem çoktan dayımın hasta olduğunu öğrenmişti ama durumun ciddiyetini onu gördüğümüzde anladık. Saçları dökülmüştü ve sürekli ilaç kullanıyordu.

Yeri gelmişken dayımdan kısaca bahsedeyim. Hani hayatımızda bazı insanlar vardır, onları görünce kendimize deriz ki: “Bu adam demirden de sağlam, kesinlikle bir şey olmaz.” İşte sevgili dayım da aynen öyle bir insandı benim gözümde. Heybetli bir insan.

O heybetli insan vermiş olduğu savaşı kazandı ve iyileşti. Artık bizim aklımızda da tek bir soru işareti kalmamıştı. Aradan 2 yıl geçtikten sonra, yine gelen bir telefonla öğrendik hastalığın tekrar ortaya çıktığını. Annemden ilik istiyorlardı. Annem de koşa koşa testlerini yaptırmış, sonucun pozitif olduğunu öğrenince İzmir’e haber vermiş, oradan haber beklemeye başlamıştı. Aradan 2 ay geçmesine rağmen hala haber çıkmaması annemi telaşlandırmış ve kendisi İzmir’e gitmek istemişti. Ne söylediysek olmadı. Annem İzmir’e gitti. Ben hâlâ durumun ne kadar ciddi olduğunu anlamış değildim. Sanki dayım hasta değilmiş gibi davranmayı tercih ediyordum.

İlk kez ÖSS’ye gireceğim 2004 yılının serin bir haziran günü babamın telefonda annemle konuştuğunu duydum. Dayımın Ankara’ya götürüleceğini ve orada farklı bir şekilde tedavi edileceğini anlatıyordu. Babam da bana kötü bir durum yokmuş gibi davranıyordu. Malum hala ergenlik yıllarımdaydım ve sınav arefesinde bu durum beni etkileyebilirdi.

Nihayet sınava girip çıktım. Eve geldiğimde babam dayımın Ankara’da olduğunu ve istersem gidip onu görebileceğimizi söyledi. Ben de dayımı uzun zamandır görmediğim için bu teklifi çok istekli karşıladım. Biletler alındı ve Ankara’ya gitmk üzere yola çıktık. Sabah Ankara’nın o buz gibi havasına adım attık ve hiç beklemeksizin hastaneye gittik. Hastane önünde bizi karşılayan yengem dayımın durumunun çok kötü olmadığını, doktorların onu iyileştireceklerini söylediğinde biraz keyfim yerine gelmişti.

Konuşmalar bittiğinde yukarıya çık dediler bana ama sakın “ağlama”, üzüldüğünü görmesin. Bu isteğin ne kadar saçma olduğunu düşündüm bir an. Madem dayım iyileşiyordu neden ağlama ihtiyacı duymalıydım ki? Yavaş yavaş hastanenin merdivenlerinden çıkmaya başladım. Bir an gözüm bir tabloya takıldı. Durumu kritikler listesinde dayımın adını görünce önce bir afalladım. Ama dik duruşumu hiç bozmadan merdivenleri çıkmaya devam ettim. Sonra odanın kapısına geldim. İçeride iki tane hemşire bir şeyler yapıyordu. Onlar beni görünce sormalarını beklemeden “Yeğeniyim.” dedim. Bir hemşire bağırarak “Bak, yeğenin gelmiş abi.” dedi. Sonra sessizce odadan çıktılar. Bense korkarak içeriye adım attım.

Nasıl anlatılır bilmiyorum. Yaşadığım hayal kırıklığının tarifini yapmak inanın bana çok zor. Dayımı gördüğümde hayata olan inancımı yitirdim dersem ruh halimi az çok anlatabileceğimi tahmin ediyorum. Zaten 1 dakikadan az süren o görüşme benim kendimi koridora atmama ve dakikalarca ağlamama sebebiyet verdi. Ondan sonra ne o odaya girebildim ne de dayımı görebildim. Babama beni o şehirden göndermesi için yalvardım. Hemen beni ve kardeşimi Ayvalık’a gönderdi. Bizi orada bekleyen anneme ise gördüklerimi değil yengemin söylediklerini anlatmayı tercih ettim.

2 gün sonra yine bir telefonla verdiler vefat haberini bana. Anneme söyleme görevi de bana düştü. Gerisini de az çok tahmin edersiniz. Tam 6 sene önce bugün dayımı o azgın hastalık aldığında ben bambaşka bir insan olmaya yemin ettim.

*       *       *

Bazı arkadaşlarımın “Neden bu kadar duygusuzsun?” sorusunun cevabı da aslında yukarıda yazan satırlarda gizli. Bir kızdan ayrıldığımda nasıl bu kadar tepkisiz kalabildiğimi soruyorlar. Bende sevgiden eser olmadığını, kendimden başka kimseyi sevemeyeceğimi söylüyorlar. Haklılar galiba… 28 Haziran 2004 günü, benim için nelere ve kimlere üzülmem gerektiği konusunda bir milat oldu.

Dayak-Para İlişkisi

Ne zaman polislerin uyguladığı bir orantısız güç kullanımı ortaya çıksa, her zaman bu insanların yaptıkları işin zorluğundan, aldıkları maaşın azlığından şikayet edilir.  Aldıkları maaşı hemen yazalım: 9/3 seviyesindeki bir polis memurunun aldığı ortalama maaş “1988 lira”.

*       *       *

Bursa’nın Yıldırım ilçesinde birisi 28 diğeri 17 yaşında iki genç taşkınlık yapıyorlar. Hatta bu gençlerden büyük olanı eline satırı alıyor, çevredeki vatandaşlara ve olay yerine gelen polis memurlarına saldırıyor. Polis ise genci biber gazı kullanarak etkisiz hale getiriyor. Buraya kadar her şey olması gerektiği gibi. Ancak gençler etkisiz hale getirildikten sonra ellerine joplarını alan polislerin tamamı gençleri bayıltana kadar dövüyorlar. Bu gençlerden bir tanesi sessiz sessiz kenarda gözaltına alınmayı beklerken üstelik…

Bayılan gençlerden bir tanesi daha sonra sürüklenerek diğer arkadaşının yanına götürülüyor. Bu görüntülerin tamamı da olayın yaşandığı benzin istasyonunun güvenlik kameralarına yansıyor.

*       *       *

Böyle bir olayın yaşanması bize şunu gösterir: Bu durumun ekonomik sıkıntılarla, iş stresiyle bir alakasının olmadığını… Geçim derdi, sabahtan akşama kadar fabrikalarda asgari ücretle çalışıp, ev geçindirmeye çalışan insanlarda olur. Yine aynı insanlar, sağlıksız koşullarda çalıştırıldıkları için, her an iş kazasına maruz kalma ihtimallerinin olması nedeniyle strese girme hakkına sahiptirler.

*       *       *

Buna benzer vakaların yaşanmaması için iki çözüm yolu var:

1)Eğitim: Polislik için yetiştirilen her bireyin çeşitli testlerden geçmesi ve sadece bu mesleği yapabilecek olgunluktaki insanların bu işe alınması.
2)Caydırıcı cezalar: Böyle bir olay sonucunda bu şiddeti uygulayan insanların cezasız kalması bundan sonra meydana gelecek olayların da sebebi olacaktır. Bu yüzden şiddet uygulayan insanların ya ağır bir para cezasına çarptırılması ya da meslekten ihraçları gerekmektedir.

Deniz Kokan Şehir

Kaç gündür gündemin ilk sırasında hep şehit haberleri var. Bu yüzden sıcaktan kavrulduğumuz şu günlerde televizyonda Dünya Kupası haricinde kafamı meşgul edecek bir şeyler bulmak pek mümkün olmuyor. Bursa’da ki yaşadığım yerde, yapacak çok fazla aktivite de olmadığından zaman geçmek bilmiyor desem yeridir. Ama şimdi Mersin’de olsam mesela, hadi çıkalım da bir deniz havası alalım diyebilirdim arkadaşlarıma o güzelim sahilde. Ya da gidip nargile içebilirdik Tömbeki’de. Yapraklı koya kaçıp, arabadan iner inmez denize atlayabilirdik.

Ne kadar güzel bir şehir olsa da, Mersin benim gözümde bitik artık. Kendime dair bir şeyler bulmak zor geliyor artık oralarda. Şehir beni kendisinden soğutacak çok fazla şey yaşattı bana. Üniversite hayatım boyunca hep orayı özledim ve Bursa’ya şans vermedim. O yüzden Bursa’da çok fazla bir şey yaşayamamışım gibi geliyor. Artık hayatım boyunca Mersin’e uzak kalmak, oralar aklıma gelince de iç çekip yoluma devam etmek istiyorum.

Demokrasiyi Kovalarken

Öyle sanıyorum ki ağızlara demokrasi kadar sakız olup da bu kadar yanlış anlaşılan başka bir kavram yoktur literatürde.

Şöyle bir örnek vermek istiyorum. Evimin hemen karşısında bir amfi var. Üniversite öğrencilerinin bir araya gelmesi için tasarlanan bu amfide her gün sabahlara kadar curcuna oluyor desem yeridir.

Bu gece saat 02.30 civarında amfide bir grup eğleniyorken, polis kendilerini uyarmak amacıyla yanlarına geldi. Polis henüz konuşmaya başlamıştı ki oturanların arasından içkili bir tanesi kalkıp polise “Bu ülkede demokrasi var, biz Irak’ta mı yaşıyoruz, İran’da mı yaşıyoruz?” diye bağırmaya başladı. Laf açılmışken gecenin bu vaktinde bu kadar iyi niyetli konuşan bir polise denk gelmesini tamamen çocuğun kendi şansı olarak yorumluyorum.

Neyse asıl konu şu: Bu çocuk kendi açıkladığına göre üniversiteden bu sene mezun oluyor. Yani topluma karışmasına ramak kalmış. Ancak demokrasinin benim gece 2.30’da ki uykumu garanti etmesi gerektiğini bilmiyor. Yani demokrasi denilen kavram güçlüyle güçsüz, haklıyla haksız arasındaki dengeyi sağlamak için vardır.

Bu arkadaşımız üniversiteden mezun oluyor. İşe başladığında demokrasi anlayışı hala bu olursa onunla çalışacak onca insanın vay haline…

*       *       *

Şu sıralar tartışılan bir konu var: Demokratik açılım bitmiş midir? Sanıyorum bunun cevabı tartışılamayacak kadar net. Ancak ben bitişin sebebini sadece Güneydoğu’dan gelen şehit haberlerine bağlamayacağım.

Kürt sorunu Lozan’da halledilemeyen 4 meseleden bir tanesiydi. Hükümet cesurca bir adımla bu konunun üzerine gideceğini açıkladı. Ancak bu işe başlarken gösterdiği kararlılığı daha sonra devam ettiremedi. Açılım Türk ve Kürt halkları arasında gittikçe genişleyen bir ırmak yarattı. Karşıya yüzmek ne yazık ki artık daha da zor. Zaten yüzmek için çaba gösteren insan sayısı da bir elin parmakları kadar. Umutsuz olmakla birlikte bekleyip görme taraftarıyım.

*       *       *

Kemal Kılıçdaroğlu CHP Genel Başkanlığı’na aday olduğunda çok umutluydum. Hala da umudumu koruyorum. Ancak kendisinin söylemleri nedense bana Baykal’ı fena halde hatırlatıyor. Evet Baykal’dan derin konuşuyor. Erdoğan’ı fena halde köşeye sıkıştırabiliyor. Ancak CHP’nin şu ana kadar ki mevcut söylemlerinde fazla bir değişme olmadı. Mesela Kürt sorununa bakışında herhangi bir yol haritası açıklamadı. Bu sorunun kaynağını oradaki ekonomik gelişmişsizliğe bağlaması ise artık çok eskilerde kalan bir söylemden ibaret. Ben Kılıçdaroğlu’nun, bu işi yavaş yavaş götüreceğini düşünüyorum. Aksi taktirde zaten CHP’nin sonu yine hüsran olacaktır.

Bitişe Gelirken

Bir aya yakın bir süredir yazma girişiminde bulunmadım. Hayatımın en kötü dönemlerinden birisini yaşarken yazmak çok da saçma geliyordu açıkçası.

*       *       *

4 senedir okuduğum okula şöyle bir dönüp bakınca bana insan anlamında pek bir şey katmadığını görüyorum. Her tarafımda çıkarlarına dokununca çocuk gibi kenara çekilen arkadaşlar vardı üniversitede. İnsan üniversiteye başladığında olgun insanlar bekliyor karşısında: Güldüğünde gülecek, ciddileştiğinde ciddileşecek insanlar… Ama göremedim maalesef! En olgunu bile aradaki dengeyi sağlamada sıkıntı yaşıyor.

İnsanlarda inanılmaz yüksek bir ego var. Kendilerini eleştirmenize izin vermiyorlar. Ama size karşı her türlü eleştiriyi dile getirebileceklerini düşünüyorlar. Bunun şöyle bir sebebi olabileceğini düşünüyorum: Üniversite kazanıldığında insanlarda sınıf atladıklarına dair bir his uyanıyor. Yani ne oldum delisi oluyorlar.

Bir de dedikodu konusu var. Ne kadar sizden nefret etse de yüzünüze gülen insanlar var. Yüzünüze gülüp arkanızdan kuyu kazıyorlar ve o kazdıkları kuyuya sizi atabileceklerini düşünüyorlar.

Üniversiteye gelecek arkadaşlarıma şunu söylemek istiyorum. Sevgiliniz dahil, kimseye tam anlamıyla güvenmeyin. Buradan mezun olurken sadece kendiniz olmanız sizin için yeterli olsun.

*       *       *

Feridun Düzağaç’ın yeni albümünü dinleme fırsatınız olmadıysa kendinize hemen bir fırsat yaratın ve şarkıları dinleyin. Özellikle önerdiğim şarkılar:

Rüya
Bir Varmış Bir Yokmuş
Sensiz