Açılım, Kutuplaşma, Toplumsal Çatışma

Sivas Katliamı yaşandığında yedi yaşında küçük bir çocuktum. Binayı saran alevler, o koca güruh, Aziz Nesin’in itfaiye aracından aşağıya itilmesi hala gözümün önünden gitmez. İnegöl ve Hatay’da yaşanan olaylar, Sivas’ın üzerinden on yedi sene geçmesine rağmen, toplumdaki çatışma kültürünün devam ettiğinin açık bir göstergesidir.

*       *       *

Oysa her şey güzel başlamıştı. Yıllardır demokratik hakları kendisine verilmeyen bir kimliğe bir anlamda itibarı iade ediliyor, geçmişte yapılanlardan dolayı özür dileniyordu. Ancak iş bir noktadan sonra çığırından çıktı. Ülkenin konjonktürel durumunun analizi yapılmadan açılım yapma isteği toplumda büyük bir çatışma ortamı oluşturdu. Kandil’den gelen örgüt üyelerinin birer kahramanmışçasına(ki biz kabul etmesek de bu insanlar Kürt halkının büyük kısmının gözünde birer kahramanlar)  karşılanmaları, çocuklarını ölüme gönderir gibi askere gönderen Türk halkının büyük tepkisini çekti. Ardından artan terör saldırıları ve Filistin’dekine benzer bir intifada yaratmak istermişçesine sokağa gönderilen çocukların sayılarının gün geçtikçe artması, bugün geldiğimiz noktanın habercisiydi. Artık iş öyle bir duruma  geldi ki, insanlar karşı dairesinde oturan ve hiçbir şeyden haberi olmayan Kürt komşusunu pkklı gibi görmeye başladı.

*       *       *

Yaklaşık iki yıldır devam eden açılım sürecinde artık yolun sonuna gelinmiş durumda. Yapılmak istenen şeyler iyi niyetli de olsa, oy toplama amacıyla yapılmış da olsa, önemli gelişmelerdi. Ancak bu sürecin yarattığı yıkımın bu denli geniş çaplı olması sadece sürecin başarısızlığıyla açıklanamaz. Bursa-İnegöl ve Hatay-Dörtyol’da meydana gelen olaylar Türkiye’nin bir ortadoğu ülkesi olmaktan ileri gidemediğinin açık bir göstergesidir. Meydana gelen basit kavgaların toplumda bu denli infial yaratmasının, binlerce kişinin meydanlarda toplanıp kelle istemesinin başka türlü izah edilecek bir tarafı yok. Eğer karşımızda oturan Kürt komşuya kötü gözle bakacak hale geldiysek, eğer ki Kürt toplumunun derdi bir intifada yaratmaksa ve bu amacın peşinde koşmak için çaba göstereceklerse, bu ülkede uzlaşma kültürünün oluşmasını beklemek hayalcilik olur.

Bir Temmuz Akşamı

Yazı yazmaya başlarken çok büyük hayallerle yola çıktım. Kafamda bir sıralama vardı: Önce aklımdaki şeyleri yazıya geçirmeyi öğrenecektim, ardından kendime has bir üslup oluşturup yazdıklarımı ülkeyle ve hatta dünyayla paylaşacaktım. Hayallerin gerçekleşmesi zaman alır. Bekleyip görmek lazım.

*       *       *

Bu ülkenin önde gelen gazetelerinde yazan o kadar basit insanlar var ki, bazen yazdıklarımla gurur duymaya hakkım olduğuna inanıyorum. İşte o yazar ve yazılardan bir tanesi:

Acun Ilıca‘nın Survivor yarışmasının ünlü tipleri Hakan, Gizem, Kemal, Oğuzhan, Emin, Aydın, Ertan, İhsan, Seda, Başak diğerlerinin yaklaşık 5 aydır Panama‘da bir adada yaşadıklarını, birbirlerini elemek  ortaya koydukları entrikaları, yüze gülüp, arkadan konuşmalarını artık hepiniz kanıksadınız..

Bu yarışmayı izlerken kiminiz sinirleniyor, kiminiz gülüyor, kiminiz ağlıyor..

Sonuçta bu  yarışma..

Yarışmanın formatı da bu..

Birileri kalacak, birileri gidecek..

Hiç üşenmedim, Acun Ilıcalı’ya mail attım ve bu kavgaların, bu entrikaların, bu arkadan konuşmaların neden olduğunu ortaya çıkardım..

tüm bu olayların açıklaması;

Geçen hafta elenen Hakan; Galatasaraylı..

Ondan önceki hafta elenen Hakan’ın sevgilisi; Galatasaraylı..

Hakan’ı elemek için binbir türlü entrikanın içine giren Oğuzhan, Kemal, Emin Galatasaraylı..

Aydın, İhsan ve Başak; Beşiktaşlı..

Ertan: Bursasporlu..

Hangi gruptan olduğu belli olmayan Seda da; Beşiktaşlı..

Peki çok daha önce çeşitli entrikalarla elenen Furkan, Tuğçe ve Hicran hangi takımın taraftarı;

Fenerbahçe..

Adada şu an kimler kaldı?.

Galatasarayılılar.. Beşiktaşlılar. Bir de Bursalı..

Ben daha bunun üzerine bir şey yazmayayım..

Yorum sizin..*

Ben bu yazıya yapacak bir yorum bulamadım. Takdiri size bırakıyorum.

*       *       *

Şimdi şu saatlerde Mersin geliyor insanın aklına: Sahilde sürüsüne bereket insanlar… Meydanlarda top oynayan gençler… El ele tutuşan, kimse görmesin diye gizleden gizliye birbirlerinin yanağını öpermiş gibi yapıp,hafiften dudaklarını birleştiren sevgililer… Sahilin bütün o tiki havasına baş kaldırırcasına atletle gezinen amcalar… Arabada kaynamış mısır satan seyyar satıcılar… Elinde kağıt helva arasına konulmuş maraş dondurmasıyla, salıncakta sallanmaya çalışan küçük çocuklar… Eve götürüp yiyemeyeceğini bildiği halde saatlerdir balık tutan yaşlı amcalar… Çay bahçelerinden yükselen okey sesleri… Barlardan gelen kulak tırmalayıcı müzikler… Barın önünde hem kendini gizlemeyi hem de alıcı aramayı başaran uyuşturucu satıcıları… Az ileride müşterisiyle sıkı sıkıya pazarlık eden hayat kadınları… Şehrin sokaklarında kendisini güvende hissetmeden, acaba köşeden birisi çıkar mı korkusuyla, hızlı hızlı yürüyen gece bekçileri… Müslüman, Hristiyan, Musevi, Budist, Şeytana tapan diye ayrılmadan mezarlıklarda koyun koyuna yatan ölüleri… Nefret etmek için koca bir sebebim olsa da özlenecek bir şehirmiş Mersin.

*Aranızda merak edenler olacaktır. Yukarıda yazıyı yazan kişi Meriç Tunca. Türkiye’de 52 yıllık geçmişe sahip bir gazetede spor yazarlığı yapıyor.

Gemi Peşindeki Forsa

Bakıyorum da gazetelerde her gün başka bir konu dolanmakta: Bir gün referandumdan bahsediyorlar, ertesi gün başbakanın ağlamasından, ondan sonra ki gün de Şahan ile Berrak aşkının(!)  kafalarda yarattığı soru işaretlerinden… Ben de işsizliğe adım atan her genç işsiz gibi kendime yaratmaya çalıştığım yapay gündemle yoğrulup duruyorum.

Bazılarının aklına şu soru gelebilir: Yapay bir gündem yaratma ihtiyacı nereden doğuyor? Çünkü işsizlik gerçekten de zor zanaatmiş. Hele bir de ailenizden uzak bir şehirde hala onların parasıyla yaşamaya çalışıyorsanız… İnsanın aklına bin bir türlü şey geliyor: Eski sevgiliden tutun da, bir gün sevgiliniz olabilecek insanlara kadar, ya da etrafınızda üzgün gördüğünüz insanların sorunlarından tutun da sizden nefret eden insanların sizle alıp veremediği şeylerin ne olduğu konusu gibi daha önce kendinize itiraf edemeyip, ertelediğiniz ne varsa birer birer aklınızı kurcalıyor.

Bundan bir sene kadar önce bazı arkadaşlarım mezun olduğunda onlara demiştim ki: “Kafanıza takmayın. Eninde sonunda iş olacağına varıyor.” Gerçekten de insanın elinde değilmiş böyle şeyleri kafasına takmamak. Ben yine de diyorum ki: “Hayat koca bir umman, biz de o ummanın içlerine doğru ilerleyen küçük bir sandalın içindeki forsalarız. Hayatımıza, ya elimizdeki sandalda devam edeceğiz ya da daha büyük bir gemi bulacağız.” Önce bir sabredip beklemesini öğrenelim.

*       *       *

Geçen seferki yazımda Almanya’ya gitmek için çaba gösterdiğimden bahsetmiştim. Ancak ani bir kararla bu fikrimden vazgeçtiğimi belirteyim hemen. İngiltere’de olan çok sevgili bir dostumun da önerilerini dikkate alarak oraya gitmeye karar verdim. Gidiş tarihi ne zaman diye sormayın. Öncelikle bir deniz kokan şehire uğramalıyım. Yapraklı Koy‘a gidip o buz gibi sularda kendime gelmeliyim. Ardından da her şeyi geride bırakıp bu ülkeyi terketmeliyim. Ne dersin dostum? Belki orada bir sevgili bulup evlenir, hayatlarımızı oraya taşırız. Artık hayalimiz bu olsun.

*       *       *

Bazen, eskiden sevdiğin insandan o kadar nefret edersin ki artık geriye baktığında o aşık olduğun insanı görmezsin. Artık karşındaki seni yıllarca kandırmış bir düzenbaz, tek kişilik bir organize suç çetesidir. Ama sen de suça yardım ve yataklık etmişsindir yıllar boyunca. İşte bu yüzden, onun kadar olmasa da, sen de cezalandırılmayı hak ediyorsundur. Ama kendini cezalandırmayı fazla sürdürmemek gerekir.

Dün çok sevdiğim dünyalar tatlısı bir arkadaşım, benim unutmayı nasıl başardığımı merak etmiş. Ben de çok zor bir şey olmadığını söyledikten sonra “Nasıl?” diye sordu, ben de anlattım:
-Şimdi önce bir sorgula: Sana daha önce kaç kere söz verdi bunları aklına getir. Kaç kere seni seviyorum, seni özlüyorum dedi?  Sonra bu söylediklerinin hepsinin yalan olduğunu düşün. Çünkü gerçekten yalan söylüyor sana. Sevgi anlık bir şey değildir. Süreklilik arz eden bir yanı vardır. Ve öyle bir şeydir ki o, karşısında hangi engel olursa olsun, seven kişi sevdiğinin peşinden cehenneme kadar gider. Eğer gelmiyorsa zaten unutmakta pek zorlanmazsın. Bakın Nazım ne diyor:

Herkes kendinden sorumludur aşkta
Üzülme, sen aşkı yaşanması gerektiği gibi yaşadın.Özledin, içtin, ağladın, güldün, şarkılar söyledin, düşündün, şiirler yazdın. “Peki o ne yaptı” deme. Herkes kendinden sorumludur aşkta. Sen aşkını doya doya yaşarken o kendine engeller koyuyorsa bu onun sorunu. Bir insan eksik yaşıyorsa, ve bu eksikliği bildiği halde tamamlamak için uğraşmıyorsa sen ne yapabilirsin ki onun için? Hayatı ıskalama lüksün yok senin. Onun varsa, bırak o lüksü sonuna kadar yaşasın. Her zamanki gibi yaşayacaksın sen. “Acılara tutunarak” yaşamayı Öğreneli çok oldu. Hem ne olmuş yani, yalnızlık o kadar da kötü bir şey değil. Sen mutluluğu hiçbir zaman bir tek kişiye bağlamadın ki…. Epeydir eline almadığın kitaplar seni bekliyor.Kitap okurken de mutlu oluyorsun unuttun mu? Kentin hiç görmediğin sokaklarında gezip yeni yaşamlara tanık olmak da keyif verecek sana.Yine içeceksin rakını balığın yanında. Üstelik dilediğin kadar sarhoş olma özgürlüğü de cabası…. Sen yüreğinin sesini dinleyenlerdensin ve biliyorsun aslolan yürektir.Yürek sesi ne bilmeyenler, ya da bilip de duymayanlar acıtsa da içini unutma; yasadığın sürece o yürek var olacak seninle birlikte. Sen yeter ki koru yüreğini ve yüreğinde taşıdığın sevda duygusunu. Elbet bitecek güneşe hasret günler. Ve o zaman kutuplarda yetişen cılız ve minik bitkiler değil, güneşin çiçekleri dolduracak yüreğini…

O kadar ortak bir sorun ki bu, belki de dünya üzerindeki çözümü en basit konulardan birisi olması gerekiyor.Ama her yürek farklı çarpıyor. En iyisini bulmanız dileğiyle.

Gitmek Üz’re

Gitme diye arkasından bağırıyorum. Dönüp bakmaya niyeti yok. İkisinden birisini tercih etmeliyim diyorum kendi kendime.  Hızlıca düşündükten sonra birini orda sinirli bir şekilde bırakarak kızın arkasından gitmeye karar veriyorum. Yetişir yetişmez kolundan tutuyorum. O anda ağlamaktan yorgun düşmüş vücudu daha fazla dayanamıyor ve bırakıyor kendini. Düşmesin diye sıkıca tutup insanların şaşkın bakışları arasında kenara çekiyorum. Koşarak büfeden bir şişe su kapıp geliyorum. Suyu içince kendine geliyor. Çok korkuttun beni diyorum. Yine ağlamaya başlıyor. Ağlayan her kız gibi küçük bir kediye dönüşüyor o anda. Küçük bir tebessüm edip çok şanslısın diyorum: Seni seven, seninle olmak için hayatını verecek bir sevgilin var. Böyle problemler yüzünden insan arkasına bakmadan sevdiğini bırakıp giderse hayat kısır bir döngü haline gelmez mi?
-“Onun tarafındasın, çünkü sen de erkeksin” diyor bana.
-“Sadece onu daha iyi anlayabildiğimi düşünüyorum. Seni o kadar çok seviyor ki, sen giderken arkandan bakacak cesareti bile kendinde bulamıyor.”
Söylediklerimin sahte olduğunu düşünüyor. Elinden tutup kaldırmaya çalışıyorum. Ama bu sefer de küçük bir kız çocuğuna dönüşüyor: Dudaklarını büküp gelmeyeceğim diye inat ediyor.

Sinirimden kahkahalar atarak gülmeye başlıyorum. Çevreden geçen insanlar yine bize bakıyorlar. Elinden tutup zorla kaldırıyorum. Ama ikna edilebilecek gibi durmuyor. İnadını kırmak için küçük bir hikaye anlatıyorum:

“Ben 6 yaşındayken aşkları mahallede dillere destan bir ablayla abi vardı. 2 senedir nişanlılarmış. Çocuk daha askerliğini yapmadığı için aileler evliliğe yanaşmıyorlar. Ama terör olayları da öylesine yoğun ki askere gitmesi akıl karı değil. Sonra bir gün evlilik konusunda bir tartışma yaşanıyor kızla çocuk arasında. Tartışmanın bir yerinde kız erkeği korkaklıkla suçlayınca olanlar oluyor: Çocuk her şeyi geride bırakıp askere gidiyor. Aylarca ne bir mektup ne de bir haber… Bir gün evine dönüyor. Ama üzerinde Türk bayrağı bulunan tahta bir sandığın içinde.
Kızın halini anlatmama gerek bile yok sanıyorum. Her ziyarete gittiğimizde ağlayan bir çift göz görürdüm o evde. Geçen sene eski mahallemdeki insanları ziyarete  gittiğimde hala evlenmediğini duyunca çok üzülmüştüm. Sadece karşısındakini kızdırmak için söylenmiş bir cümle iki sevgiliyi ne hale getirdi.”

Yanağıma bir teşekkür öpücüğü konduruyor ve birlikte onu bıraktığımız yere dönüyoruz. Onun da siniri geçmiş saat kulesinin önünden manzarayı seyrediyor. Birbirlerini görünce anlık bir tereddüt geçirdikten sonra, hiçbir şey söylemeden birbirlerine sarılıyorlar. Bana da bu serin Bursa akşamında, onların bu mesut halini izleyerek geçmişi sorgulamak kalıyor.

Mezun Olduktan Sonra

Bugünlerde kendimi çok sorunlu hissettiğimi söyleyerek başlayayım yazıma. 2006 yılının Eylül ayında başlayan üniversite macerası geçtiğimiz Haziran ayının sonlarında resmen sona erdi. Ve ben artık kendimi iyiden iyiye işsiz olarak hissetmeye başladım. Bu duygularımı paylaştığım arkadaşlarım ise böyle şeyler düşünmem için erken olduğunu, önümde gidilecek çok uzun bir yol olduğunu söylüyorlar.

Dün gittiğim bir görüşmeden çok fazla karar alarak ayrıldım. Türkiye’nin önde gelen Alman firmalarından bir tanesinin yönetiminde bulunan saygı değer bir kişi, bana tam anlamıyla güzel bir yol gösterdi diyebilirim. Yurt dışına çıkmanın bir insanın gelişimine ne kadar büyük katkı yaptığını anlattıktan sonra, eğer başarabilirsem yurt dışına gitmemi ve dilimi geliştirmemi söyledi. Ben de bu sözler üzerine Almanya’daki dil okullarını araştırmaya başladım. Diğerlerine göre uygun fiyatlı olduğunu gördüğüm bir kursa da mail attım. Oradan gelecek cevaba göre eğitimime ülke dışında devam etmeyi düşünüyorum.

Eğer bu olay istediğim gibi gitmezse geçici bir süreyle, istemeye istemeye, Mersin’e gitmek zorunda kalacağım. Ancak orada kalma sürem de çok uzun olmayacaktır. Hemen askerlik işlemlerini başlatıp askere gitmek istiyorum. Askerlikten sonra da öncelikli olarak Bursa veya İstanbul… Ben Almanya işinin olumlu olacağına inanıyorum. Şu anda her şey yolunda gidiyor. Umarım bir sorun olmaz.