Yeni Hayat

Bazıları için çok uzun sayılabilecek, bazıları içinse hayatın çok kısa bir dönemini kapsayan üniversite eğitimini geçtiğimiz haziran ayında tamamlamış ve planlar üretmeye başlamış kafamdan geçen onlarca kurgunun arasından iki tane seçenek belirlemiştim: Birincisinde yurt dışına gidecek ve kendimi geliştirmeye devam edecektim; ikincisinde ise askerliğimi tamamlayıp döndükten sonra  iş arayacaktım.

Yaptığım planların arasından en mantıklı geleni yurt dışına çıkıp eğitimimi devam ettirmek seçeneği oldu. Hele benim gibi üniversite yıllarınızın çöpe gittiğini düşünen insanlardansanız neden böyle düşündüğümü anlarsınız: Akıllı arkadaşlıklar edinememe, yanlış yapılan tercihler ya da yanlış seçilen bir kız arkadaş… Bunların hemen hepsinden mustarip olan bendeniz de, bu sebeplerle öğrencilik hayatını devam ettirme konusunda planlar yaptı belki önüne yeni şanslar çıkar diyerek.

*       *       *

Siteye girip aşağılara doğru baktığınızda bundan önceki son yazımın 30 Temmuzda yazıldığını göreceksiniz. Yaklaşık bir ay süren bu kasıtlı “yazmayış” zarfında kendimce bir tatil yaptım ve düşünecek bol vakit buldum. Ancak bu beyin fırtınalarının bana pek yaradığını söyleyemem. Fark ettim ki her geçen gün daha fazla geçmişe gömülüp kalıyorum. Nedendir bilinmez, 1 yıldır aklıma gelmeyen şeyler bugün zihnimi  öylesine kurcalıyor ki, bazı geceler derin uykulardan irkilerek uyandığımı fark ediyorum. Fakat ben suçu her zaman olduğu gibi bu şehre yani Mersin’e atıyorum. Büyük bir şehir olmakla büyük bir köy kalmak arasında sıkışmış bu şehrin lağım kokan caddelerinde, 30 yıldır yaptığı gibi babasından aldığı harçlıkla gezen insanların etrafa yaydığı o melankolik hava, şehre adım atar atmaz ruhuma siniyor. Kendimi tufeyli gibi hissettiriyor ama tuş edemiyor beni.

Hüzünlendiğim her anın sonrasında çaresizce denizin koynuna koşuyorum. Ne kadar hiddetlenirse hiddetlensin, çocuğu yanına sokulunca dinginleşen analar gibi duruluyor o koca derya. Yanında sigara içmeme kızıyor belki ama tane tane yüzüme kondurduğu buseleriyle beni rahatlatıyor, kabaran ruhumu ferahlatıyor. Sonra sular yavaş yavaş çekilmeye başlıyor. Gitme diye bağırıyorum arkasından ama nafile. Kafasına koymuş bir kere. Gitmeyi kafasına koyan her kişinin günün birinde yapacağı şeyi yapıyor: Arkasına dönüp bakmadan uzaklaşıyor koca âlem. Beni ağlayan şehirle baş başa bırakıyor.

*       *       *

Ramazan ayları benim hayatımın en mistik dönemini oluşturan zamanlardır. Ben de bu aylarda, çocukluktan gelen alışkanlıklar dolayısıyla, oruç tutmayan bir insan olarak bol bol gözlem yaparım. Hele caddelerde yalnız başına oturan insanlar görmeyivereyim. Hemen yanlarına gider, eski günlerden konuşmaya başlarım. Hemen hepsinin de dert yandığı ortak bir sorun var: Yeni ramazanların peki tadı yok.

O eski ramazanları az çok ben de hatırlarım. Ve iddia ediyorum ki şimdiki ramazanlar eskilerinden çok daha güzel seyrediyor. Ben küçükken oruçlar mevsimin kış olmasından dolayı saat 17.00 civarında açıldığı için, o zamanlar ufak tefek bir velet olan ben bu durumdan  çok şikâyetçi olurdum. Düşünsenize: 7-8 yaşlarında bir çocuğun hayattan ne gibi bir beklentisi olur ki: Ya sabahçıysa okuldan geldikten sonra sokakta arkadaşlarıyla oyun oynamak ister ve ya akşamcıysa eve koşup çizgi film izlemeyi düşler. Oysa ben ramazan aylarında bunların hiçbirini yapamazdım. Çünkü insanlar çocuklarını, sanki çocukları da oruç tutuyormuş gibi, oyun oynamaya göndermezlerdi. Televizyonlar ise iftar programlarına yer verdikleri için ancak ve ancak Erol Günaydın’ın skeçlerini izlemek zorunda kalırdım ne kadar sıkılsam da. (Hatırlıyorum da bir gün bu skeçlerden sonra yayınlanan He-Man’i görüp heyecandan annemi öpmüştüm.) Uzun yıllar ramazanlar böyle geçip gitti.

Ve ben büyüdüm. Büyüdükçe ramazan ayları yaza koşmaya başladı. Evet, yazın oruç tutmak insanlar için çok daha zor oluyor, doğru. Ancak kim ne derse desin şimdiki ramazanlar daha kolektif bir iftar anlayışını beraberinde getirdi… Kenar mahallelere alelacele kurulmuş samimiyetsiz iftar çadırlarının yerini alan mahalle aralarındaki iftar sofraları, insanların gerçekten toplu halde iftar açtıklarını hissettiriyor. Şimdilerde ise bana, büyüdükçe çizgi filmler çekiciliğini kaybedip He-Man işsiz kalınca, iftar vakitlerinde zaman geçirecek başka meşgaleler bulmak düşüyor.

*       *       *

Bir kitabı bir kişi oku derse fazla umursamam. Eğer iki kişi oku derse merak ederim. Ama üçüncü kişi aynı kitabı önerirse o zaman hemen gider alırım. Birbirini hiç görmemiş ve birbirlerini tanımayan üç bayanın ayrı ayrı vakitlerde ve ayrı ayrı şehirlerde önerdiği bu kitabı bugün kitaplığıma kazandırdım ve okumak için sabırsızlanıyorum. Unutmadan kitabın ismini de versem diyorum: Kürk Mantolu Madonna-Sabahattin Ali. Hepinize iyi okumalar.