Libya Üzerine

Libya’da bir dönem değişti. Uzun yıllardır ülkenin iktidarının sahibi Kaddafi linç edilerek öldürüldü. Kaddafi’nin bir diktatör olduğunu iddia etmemek tam bir saçmalık olurdu. Yani şimdi bir yönetici için ülkeye refah getiriyor ve kaynaklarını doğru kullanıyor diye illa iyidir demek yanlış olacaktır. Askeri bir darbeyle gelmiş bir lider olarak kırk iki yıldır ülkesini seçime gitmeden yönetiyorsa bu konuda söylenecek  pek bir şey yok.

Ama işin diğer bir boyutu da var:  Tamamen Amerika ve Avrupa destekli bir grubun konsey kurarak ülkenin yönetimine sanki çok ağır şartlarda yaşanıyormuşçasına isyan etmesi… Aslında bu değişik açılardan bakarak anlaşılabilecek bir mevzu. Mesela Osmanlı Devleti’nde bir padişahın başarılı olması demek, çocuğunun ya da kardeşinin onu tahttan indirmeye çalışmasını engelleyemezdi. Önemli olan iktidarın elde tutulması meselesi. Bugün Kaddafi’yi öldürerek yönetimi onun elinden alanlar devleti bir oligarşiye mi devredecek (kastettiğim şeye dini liderlerin içinde bulunduğu bir şeriat yönetimi de dahil) yoksa gerçek anlamda halkın egemenliğine bırakılacak bir ulusal yönetim mi olacak. Libya ile benzer kaderi yaşayan ülkelerden Tunus’ta seçim oldu ve ülke parlamentosuna kavuştu. Mısır için seçimler de çok yakın ancak Libya’nın bu iki ülkeye benzemeyen tarafları da var. Örneğin Fransa ve Amerika’nın Libya’ya özgürlük getirmek adıyla yeraltı zenginliklerini hedef aldığı söylentisi konuyla yakından veya uzaktan alakası olan herkesin dilinde. Sonuç olarak oradaki yönetimin şeklini Amerika’nın çıkarları belirleyecektir.

Bunun yanında Kaddafi’nin öldürülüşüne de değinmek istiyorum. Her ne kadar diktatör de olsa Kaddafi’nin ülkesine bir şeyler kattığı bir gerçek. Yani bu kadar isyan edecek bir şey yok demek istemiyorum ama en azından böyle bir ölümü gerektirecek bir yönetim de sergilemediğini düşünüyorum. Benim fikrim ölüm emrinin başka yerlerden geldiği. Çünkü en azından devrik liderin canlı yakalandığını ve daha sonra ne olduysa birden linç edilmesine karar verildiği ortada. Nasıl oldu da canlı ele geçirilmiş bir lideri yargılamak varken insanların arasına atıp öldürülmesini izlemeyi tercih ettiler. Bu konuda Fransız gazetesi Canarde Enchaine bir haber yayınladı. Habere göre Kaddafi’nin yakalandığı yerde bulunan Fransız ajanlarının müdahalesi sonrasında iş linç aşamasına gelmiş. Ama onlara da emrin büyük abiden yani Amerika’dan geldiği söyleniyor. Neyse sonuç olarak bir insanı Allah büyük sözleriyle döve döve öldürdüler. Gerçekten de Allah büyük. Libya halkının hak ettiği neyse onu bulması dileğiyle…

 

Facebook Savaşları

Dün gencecik insanların ölümünün yarattığı derin acıları hissettik hepimiz yüreğimizde. Hayatını kaybeden 24 asker… Kimisi evli kimisi evlenecek. O askerleri yetiştirip ölüme gönderen anne babalar… Bütün bunların ardından “vatan sağolsun” diyebilmek… Cesaret işi değil mi sizce de? Bir çocuğunuz oluyor. O doğuyor diye adaklar kurban ediyorsunuz. Belki de ilk erkek evladınız diye sevincinizden yerinizde duramıyorsunuz. Sonra o çocuk biraz büyüyor ve size baba diyor. Büyüyor okula gidiyor. Belki dersleri fazla umursamadığı için kızıyorsunuz. Ne bilim anadolu insanı biraz da kendini tutamaz ya belki de tokat atıyorsunuz. Ve siz ona vurdukça yüreğiniz acıyor. Sonra o çocuk biraz daha büyüyor ve ergenliğe giriyor. Deli çağları falan ama siz onun bu kadar büyüdüğünü görünce nasıl da hayret ediyorsunuz. Aradan bir kaç sene daha geçiyor ve çocuk askere gidiyor. Öyle bir yere düşüyor ki her Allah’ın günü uykularınızdan korkarak uyanıyorsunuz. Sonra bir gün televizyonda bir saldırı haberi görüyorsunuz. Şu kadar asker şehit dedikten sonra hemen telefona sarılıyorsunuz. Haber alamamak sizi çıldırtıyor. Ardından Kapı çalıyor ve karşınızda rütbeli askerler ve sağlık görevlileri…

İnsan o anda ne hisseder, nasıl hisseder azcık tahmin edebiliyorum sadece. Ama azıcık bakın daha fazlası değil. Ateş düştüğü yeri yakıyor. Bu kadar zaman gözünüzün önünde el kadar bir bebeden kocaman bir adama dönüşen oğlunuz askere gidip bir tabutla geliyor. İşte ben o zaman bazı anne babaları anlayamam. Hani derler ya “vatan sağolsun” diye. Hep sorarım, onu söylerken nasıl bir ruh hali içindedirler diye. Yanındaki rütbeli asker neler söylemiştir ki bu kadar soğukkanlı karşılayabiliyorlardır böyle bir durumu. Benim ömrüm gitmiş bana daha vatan mı kalır?

*********       ***********

Yukarıdakileri düşünüp Birgün gazetesinin başlığını paylaştım Facebook duvarımda dün. Çok kötü birşey mi yazıyordu: Sadece “Tek Yol Barış”… Bu kan deryasında hep beraber boğulmadan durdurun bu savaşı diyordu. Öyle değil miydi ama? Durmasın mıydı bu savaş. 25 yılda ülke adım adım bir bataklığa dönüşürken iyi şeyler ummak da suç olmuştu demekki. Eskilerden tanıdığım bir abi hemen yazının altına yorum yazdı: Ne barışı tarık. Tek yol savaş… Aslında bakmayın böyle sakince yazdığıma. Cinlerim tepeme çıkmadı desem yalan söylerim. Ne savaşıdan bahsediyorsunuz siz arkadaş. Daha yeni gencecik insanların cenazeleri dağıtıldı Türkiye’ye. Hiç mi bir insan bunları düşünmez. 25 yıldır zaten orada bir savaş olmuyor mu?  Kendimizi daha ne kadar kandırabiliriz. Orada bir savaş var. Ve gencecik insanlar bir hiç uğruna ölüyorlar. Dursun istiyorum çok şey istemiyorum.

Neyse bu abi olan Facebook arkadaşı beni listesinden çıkarmış farkettim ki. Çok önemli değil. Zaten beni görüşlerimi beğenmediği için listesinden çıkarıyorsa hiç durmasın. Kim istiyorsa yapabilir umurumda değil. Öyle basit arkadaşlık oyunlarına gerek yok. Ama farkettim ki bu durumda olan yalnız ben değilim. Bir çok insan bir çok insanı Facebook ‘undan silmiş son iki günde. Yani daha Facebook’da, amacı arkadaşları bir araya getirmek olan bir sitede, bir arada olamayan toplum nasıl olur da daha fazla bir arada yaşamaya devam eder. Bütün kürtlerin ırzına geçen arkadaşlardan tutun da toplu bir katliam önerisi sunan insanlara kadar nasıl faşistleşildi bu kadar. Gerçekten anlam veremiyorum. Yani empati yapıyorum ama olmuyor.

Bir de çok samimi bir şekilde rica ediyorum. Hani Facebook’da gidelim, yakalım, kıralım diyen insanları gerçekten dağda pkk lılarla çatışırken görmek isterim. Havayı aydınlatan tek şeyin mermiler olduğu o sıcak çatışmalarda gencecik askerler ölürken böyle garip demogojiler yapmak gerçekten onların anısına saygısızlık oluyor.

Kısa Bir Aradan Sonra

Bütün takip eden arkadaşlarımın haberi var mı bilmiyorum. Ancak bir kez daha bilmeyenlere bildirmek isterim ki bir yıla yakın bir süredir Londra’dayım. Eski yazılarımda yurt dışına ne kadar gitmek istediğimi belirtmiştim ve bunu gerçekleştirmenin bir anlamda mutluluğunu da yaşamıyor değilim. Hiçbir şeyden mutlu olmasam bile amacımı gerçekleştirmenin verdiği mutluluk bile yeterli. Bu söylediğimden mutsuz olduğum anlamı çıkmasın. Tam tersine Türkiye’ye uzak olmak, doğup büyüdüğün ülkeyi dışarıdan gözlemlemek bazen çok güzel geliyor. Hani Türkiye’de iken insanın hissettiği dünya sanki oranın etrafında dönüyormuş izlenimi var ya, işte onu burada hissetmek mümkün değil. Sadece Türkiye’nin etrafında değil hiç bir ülkenin etrafında dönmüyormuş. Neyse artık kapatayım bu konuyu. Yine bazı arkadaşlarım yazıyı okurken yumurtadan çıkmış kabuğunu beğenmiyor tarzında esprilere girişebilirler.

Peki bu bir yıla yakın süre sana ne kattı diye soranlar olabilir. Aslında bu biraz karışık bir soru. Mesela İngilizce’yle başlayayım. Türkiye’de Bosch’a mülakata gittiğimde insan kaynakları müdürü bana bir soru sormuştu: Burada İngilizce seviyen iyi yazıyor. Bu kadar iyi olduğunu nasıl iddia ediyorsun? Ben de kendisine okuduğum hazırlık sınıfını, yabancı dilimi sıcak tutmak için ne kadar çaba gösterdiğimi anlatmıştım. Bana söylediği sözler aynen şöyleydi: Bak Tarık; ben ingilizce konferanslar verdim ve işimin gereği bu dille çok fazla ilgiliyim. Ama hala iyi olduğumu söyleyemem. Sen beni dinle ve en azından altı aylığına İngiltere’ye git. Nasıl gidersin bilmiyorum ama ne yap ne et başar ve yurtdışına çık. O zaman ne söylemek istediğimi anlarsın. Benim yurt dışına çıkma kararımda özellikle de Birleşik Krallık’a gelmemdeki en önemli etken bu konuşmaydı. Ve bu konuşmanın üzerinden bir yıl geçtikten sonra, kendime gerekli koşulları yarattıktan sonra anladım ki o kişi sonuna kadar haklıymış. Evet insan yabancı dili konuşmayı öğreniyor. Ama iyi konuşmak gerçekten göreceli bir kavram. Asla insanın ana dili gibi olmuyor. Ama yine de İngilizce’yi artı bir değer olarak görüyorum artık.

Bunun yanında biraz da çalışma koşullarından bahsetmek gerekiyor sanırım. Burada imkanlar hem çalışıp hem okumaya az da olsa elveriyor. Bir yıla yakın bir süre iş ortamını görmek de bir artı değer olarak kabul edilebilir. İşin büyüklüğü ya da küçüklüğü çok fazla bir önem arzetmiyor tahmin edeceğiniz gibi. Artık iyice anladım ki büyük ve kurumsallaşmış firmalar haricinde üç aşağı beş yukarı bütün iş ortamları aynı: Dedikodusundan tutun, yönetim tarzına kadar hem de.

Son olarak da Londra’da olmak haneye artı değer olarak yazılacak en önemli etken diyebiliriz herhalde. Ne kadar Dünya buranın etrafında dönmüyorsa da Dünya’nın başkenti olarak görülen bu şehirde hayat hiç bitmiyor. 24 saat yaşayan bir şehir olan Londra insana her türlü şeyi öğretebilecek eşsiz bir öğretmen gibi…