Yazıyorum
Londra’da Bir Yıl
Ara 14th
Aslında bu yazıyı bundan yaklaşık 2 hafta önce, 27 kasımda yazmam gerekiyordu. Ancak gerek işlerin yoğunluğu gerekse okul vakitlerinin fırsat vermemesi yüzünden bu yazının yayınlanma tarihi ne yazıkki biraz gecikti.
Biliyorum ki Türkiye’deki bir çok insanın hayallerinden birisidir Londra’ya gelmek. Ama belirtmek isterim ki eğer buraya geliş amacınız tamamen eğitimse ve geri dönme planları yapıyorsanız; üstüne üstlük kendi geçiminizi de kendiniz sağlamak zorundaysanız Londra gerçek anlamda Londra olmuyor sizin için. Sabahın yedisinde kalkıp okula gitmek ardından da işe gidip çalışmak çok yorucu. Biliyorum bunu çocukluğundan beri yapan insanlar mevcuttur ama eğer buna alışmış bir bünyeniz yoksa hisleriniz değişik oluyor. Tabi bunları yaparken kendinize Londra’da olduğunuzu hatırlatıp eğlenmek istiyorsunuz. Akşamları da arkadaşlarla gezince gerçekten 24 saat yetmiyor. Ama yine de itiraf etmeliyim buraya geldiğim ilk 6 ay gerçekten çok eğlendim.
Londra’ya gelişimin kısa bir öyküsünü yapayım isterseniz. Zira bu konuda daha önce birşey yazmadım. 28 Ekim 2010 da vize başvurusunu yaptıktan yaklaşık 12 gün sonra vizem on saatlik çalışma izniyle elime geçti. İlk işim Türk Havayolları’ndan Adana-Londra tek yön bileti almak oldu söyleyeyim çünkü gerçekten biletler bazen çok pahalı olabiliyor. O dönemdeki kurban bayramını ailem ve arkadaşlarımla geçirip öyle gitmek istiyordum. Bu yüzden 27 Kasım tarihinde uçmayı uygun gördüm. Tabi burayı az çok bilen insanlar ne kadar soğuk ve yağışlı bir yer olduğunu da tahmin edebiliyorlardır. Bu konuda iyi bir alışveriş yapmak gerekiyor ve ben de tabiki öyle yaptım. Bayramı da geçirip Londra’nın yolunu tuttum. Söylemem gerekiyor ki uçak alçalırken insanın heyecanı gerçekten de artıyor. Zira şöyle bir aşağıya bakıyorsunuz ve arabalar ters yönden geliyor ve bu bile insanı başka düşlere götürüyor.
Nihayet iniyorsunuz. Vize kontrolüne giderken heyecanınız daha da artıyor. Çünkü UK Border Agency bu konuda çok sert. En ufak bir hatanızı arıyorlar. Bütün evrakların tam olduğunu tekrar kontrol edip, uçaktayken verilen Landing Card’ı da doldurup vize kontrolüne gidiyorsunuz. Size çeşitli sorular soruyorlar ve eğer de iyi bir memura denk gelirseniz rahat rahat içeri giriyorsunuz.
Londra’da bulunan 4 tane havaalanından hangisine indiğinize bağlı olarak şehir merkezine gidiş şekliniz değişiyor. Eğer tam merkezde olan Heatrow havalimanına inerseniz ulaşım konusunda şanslısınız demektir. Avrupa’nın en büyük hava taşımacılık merkezlerinden birisi olan bu havaalanından Londra’ya ulaşım metrolarla sağlanıyor. Ama eğer Heatrow dışındaki havaalanlarından birisini tercih ederseniz ( Luton, Stansteid, Gatwick) ya üst trenler almanız ya da dışarıda sizi bekleyen otobüs firmalarından birisini tercih edip gideceğiniz yere ulaşmanız gerekiyor.
Gelelim Londra’ya: Avrupa’nın başkenti olan bu şehir gerçek anlamda dünyanın da eğlence merkezlerinden birisi. İngilizler’in o bilinen soğukluğu akşamları bitiyor diyebilirim. Çünkü alkol almaya başladıktan sonra gerçekten konuşkan insanlar haline geliyorlar. İngilizce’yi geliştirmek için publara gitmek de bilinen en iyi yöntemlerden birisi zaten. Bunun dışında yabancı arkadaşlar edinmek de gerçekten çok önemli. Aksi taktirde ingilizce öğrenmek tam bir işkence haline gelebilir.
İngiltere’deki iş imkanlarını ve İngiltere’nin ekonomik durumunu da bir sonraki yazıya bırakırken sizlere tavsiyem eğer imkanınız varsa buraya gelip en azından üç ay kalmanız. Türkiye’de öğrendiğiniz ingilizcenin bir işe yaramadığını burada anlıyorsunuz çünkü. Herkese iyi günler.
Libya Üzerine
Eki 27th
Libya’da bir dönem değişti. Uzun yıllardır ülkenin iktidarının sahibi Kaddafi linç edilerek öldürüldü. Kaddafi’nin bir diktatör olduğunu iddia etmemek tam bir saçmalık olurdu. Yani şimdi bir yönetici için ülkeye refah getiriyor ve kaynaklarını doğru kullanıyor diye illa iyidir demek yanlış olacaktır. Askeri bir darbeyle gelmiş bir lider olarak kırk iki yıldır ülkesini seçime gitmeden yönetiyorsa bu konuda söylenecek pek bir şey yok.
Ama işin diğer bir boyutu da var: Tamamen Amerika ve Avrupa destekli bir grubun konsey kurarak ülkenin yönetimine sanki çok ağır şartlarda yaşanıyormuşçasına isyan etmesi… Aslında bu değişik açılardan bakarak anlaşılabilecek bir mevzu. Mesela Osmanlı Devleti’nde bir padişahın başarılı olması demek, çocuğunun ya da kardeşinin onu tahttan indirmeye çalışmasını engelleyemezdi. Önemli olan iktidarın elde tutulması meselesi. Bugün Kaddafi’yi öldürerek yönetimi onun elinden alanlar devleti bir oligarşiye mi devredecek (kastettiğim şeye dini liderlerin içinde bulunduğu bir şeriat yönetimi de dahil) yoksa gerçek anlamda halkın egemenliğine bırakılacak bir ulusal yönetim mi olacak. Libya ile benzer kaderi yaşayan ülkelerden Tunus’ta seçim oldu ve ülke parlamentosuna kavuştu. Mısır için seçimler de çok yakın ancak Libya’nın bu iki ülkeye benzemeyen tarafları da var. Örneğin Fransa ve Amerika’nın Libya’ya özgürlük getirmek adıyla yeraltı zenginliklerini hedef aldığı söylentisi konuyla yakından veya uzaktan alakası olan herkesin dilinde. Sonuç olarak oradaki yönetimin şeklini Amerika’nın çıkarları belirleyecektir.
Bunun yanında Kaddafi’nin öldürülüşüne de değinmek istiyorum. Her ne kadar diktatör de olsa Kaddafi’nin ülkesine bir şeyler kattığı bir gerçek. Yani bu kadar isyan edecek bir şey yok demek istemiyorum ama en azından böyle bir ölümü gerektirecek bir yönetim de sergilemediğini düşünüyorum. Benim fikrim ölüm emrinin başka yerlerden geldiği. Çünkü en azından devrik liderin canlı yakalandığını ve daha sonra ne olduysa birden linç edilmesine karar verildiği ortada. Nasıl oldu da canlı ele geçirilmiş bir lideri yargılamak varken insanların arasına atıp öldürülmesini izlemeyi tercih ettiler. Bu konuda Fransız gazetesi Canarde Enchaine bir haber yayınladı. Habere göre Kaddafi’nin yakalandığı yerde bulunan Fransız ajanlarının müdahalesi sonrasında iş linç aşamasına gelmiş. Ama onlara da emrin büyük abiden yani Amerika’dan geldiği söyleniyor. Neyse sonuç olarak bir insanı Allah büyük sözleriyle döve döve öldürdüler. Gerçekten de Allah büyük. Libya halkının hak ettiği neyse onu bulması dileğiyle…
Facebook Savaşları
Eki 21st
Dün gencecik insanların ölümünün yarattığı derin acıları hissettik hepimiz yüreğimizde. Hayatını kaybeden 24 asker… Kimisi evli kimisi evlenecek. O askerleri yetiştirip ölüme gönderen anne babalar… Bütün bunların ardından “vatan sağolsun” diyebilmek… Cesaret işi değil mi sizce de? Bir çocuğunuz oluyor. O doğuyor diye adaklar kurban ediyorsunuz. Belki de ilk erkek evladınız diye sevincinizden yerinizde duramıyorsunuz. Sonra o çocuk biraz büyüyor ve size baba diyor. Büyüyor okula gidiyor. Belki dersleri fazla umursamadığı için kızıyorsunuz. Ne bilim anadolu insanı biraz da kendini tutamaz ya belki de tokat atıyorsunuz. Ve siz ona vurdukça yüreğiniz acıyor. Sonra o çocuk biraz daha büyüyor ve ergenliğe giriyor. Deli çağları falan ama siz onun bu kadar büyüdüğünü görünce nasıl da hayret ediyorsunuz. Aradan bir kaç sene daha geçiyor ve çocuk askere gidiyor. Öyle bir yere düşüyor ki her Allah’ın günü uykularınızdan korkarak uyanıyorsunuz. Sonra bir gün televizyonda bir saldırı haberi görüyorsunuz. Şu kadar asker şehit dedikten sonra hemen telefona sarılıyorsunuz. Haber alamamak sizi çıldırtıyor. Ardından Kapı çalıyor ve karşınızda rütbeli askerler ve sağlık görevlileri…
İnsan o anda ne hisseder, nasıl hisseder azcık tahmin edebiliyorum sadece. Ama azıcık bakın daha fazlası değil. Ateş düştüğü yeri yakıyor. Bu kadar zaman gözünüzün önünde el kadar bir bebeden kocaman bir adama dönüşen oğlunuz askere gidip bir tabutla geliyor. İşte ben o zaman bazı anne babaları anlayamam. Hani derler ya “vatan sağolsun” diye. Hep sorarım, onu söylerken nasıl bir ruh hali içindedirler diye. Yanındaki rütbeli asker neler söylemiştir ki bu kadar soğukkanlı karşılayabiliyorlardır böyle bir durumu. Benim ömrüm gitmiş bana daha vatan mı kalır?
********* ***********
Yukarıdakileri düşünüp Birgün gazetesinin başlığını paylaştım Facebook duvarımda dün. Çok kötü birşey mi yazıyordu: Sadece “Tek Yol Barış”… Bu kan deryasında hep beraber boğulmadan durdurun bu savaşı diyordu. Öyle değil miydi ama? Durmasın mıydı bu savaş. 25 yılda ülke adım adım bir bataklığa dönüşürken iyi şeyler ummak da suç olmuştu demekki. Eskilerden tanıdığım bir abi hemen yazının altına yorum yazdı: Ne barışı tarık. Tek yol savaş… Aslında bakmayın böyle sakince yazdığıma. Cinlerim tepeme çıkmadı desem yalan söylerim. Ne savaşıdan bahsediyorsunuz siz arkadaş. Daha yeni gencecik insanların cenazeleri dağıtıldı Türkiye’ye. Hiç mi bir insan bunları düşünmez. 25 yıldır zaten orada bir savaş olmuyor mu? Kendimizi daha ne kadar kandırabiliriz. Orada bir savaş var. Ve gencecik insanlar bir hiç uğruna ölüyorlar. Dursun istiyorum çok şey istemiyorum.
Neyse bu abi olan Facebook arkadaşı beni listesinden çıkarmış farkettim ki. Çok önemli değil. Zaten beni görüşlerimi beğenmediği için listesinden çıkarıyorsa hiç durmasın. Kim istiyorsa yapabilir umurumda değil. Öyle basit arkadaşlık oyunlarına gerek yok. Ama farkettim ki bu durumda olan yalnız ben değilim. Bir çok insan bir çok insanı Facebook ‘undan silmiş son iki günde. Yani daha Facebook’da, amacı arkadaşları bir araya getirmek olan bir sitede, bir arada olamayan toplum nasıl olur da daha fazla bir arada yaşamaya devam eder. Bütün kürtlerin ırzına geçen arkadaşlardan tutun da toplu bir katliam önerisi sunan insanlara kadar nasıl faşistleşildi bu kadar. Gerçekten anlam veremiyorum. Yani empati yapıyorum ama olmuyor.
Bir de çok samimi bir şekilde rica ediyorum. Hani Facebook’da gidelim, yakalım, kıralım diyen insanları gerçekten dağda pkk lılarla çatışırken görmek isterim. Havayı aydınlatan tek şeyin mermiler olduğu o sıcak çatışmalarda gencecik askerler ölürken böyle garip demogojiler yapmak gerçekten onların anısına saygısızlık oluyor.
Kısa Bir Aradan Sonra
Eki 20th
Bütün takip eden arkadaşlarımın haberi var mı bilmiyorum. Ancak bir kez daha bilmeyenlere bildirmek isterim ki bir yıla yakın bir süredir Londra’dayım. Eski yazılarımda yurt dışına ne kadar gitmek istediğimi belirtmiştim ve bunu gerçekleştirmenin bir anlamda mutluluğunu da yaşamıyor değilim. Hiçbir şeyden mutlu olmasam bile amacımı gerçekleştirmenin verdiği mutluluk bile yeterli. Bu söylediğimden mutsuz olduğum anlamı çıkmasın. Tam tersine Türkiye’ye uzak olmak, doğup büyüdüğün ülkeyi dışarıdan gözlemlemek bazen çok güzel geliyor. Hani Türkiye’de iken insanın hissettiği dünya sanki oranın etrafında dönüyormuş izlenimi var ya, işte onu burada hissetmek mümkün değil. Sadece Türkiye’nin etrafında değil hiç bir ülkenin etrafında dönmüyormuş. Neyse artık kapatayım bu konuyu. Yine bazı arkadaşlarım yazıyı okurken yumurtadan çıkmış kabuğunu beğenmiyor tarzında esprilere girişebilirler.
Peki bu bir yıla yakın süre sana ne kattı diye soranlar olabilir. Aslında bu biraz karışık bir soru. Mesela İngilizce’yle başlayayım. Türkiye’de Bosch’a mülakata gittiğimde insan kaynakları müdürü bana bir soru sormuştu: Burada İngilizce seviyen iyi yazıyor. Bu kadar iyi olduğunu nasıl iddia ediyorsun? Ben de kendisine okuduğum hazırlık sınıfını, yabancı dilimi sıcak tutmak için ne kadar çaba gösterdiğimi anlatmıştım. Bana söylediği sözler aynen şöyleydi: Bak Tarık; ben ingilizce konferanslar verdim ve işimin gereği bu dille çok fazla ilgiliyim. Ama hala iyi olduğumu söyleyemem. Sen beni dinle ve en azından altı aylığına İngiltere’ye git. Nasıl gidersin bilmiyorum ama ne yap ne et başar ve yurtdışına çık. O zaman ne söylemek istediğimi anlarsın. Benim yurt dışına çıkma kararımda özellikle de Birleşik Krallık’a gelmemdeki en önemli etken bu konuşmaydı. Ve bu konuşmanın üzerinden bir yıl geçtikten sonra, kendime gerekli koşulları yarattıktan sonra anladım ki o kişi sonuna kadar haklıymış. Evet insan yabancı dili konuşmayı öğreniyor. Ama iyi konuşmak gerçekten göreceli bir kavram. Asla insanın ana dili gibi olmuyor. Ama yine de İngilizce’yi artı bir değer olarak görüyorum artık.
Bunun yanında biraz da çalışma koşullarından bahsetmek gerekiyor sanırım. Burada imkanlar hem çalışıp hem okumaya az da olsa elveriyor. Bir yıla yakın bir süre iş ortamını görmek de bir artı değer olarak kabul edilebilir. İşin büyüklüğü ya da küçüklüğü çok fazla bir önem arzetmiyor tahmin edeceğiniz gibi. Artık iyice anladım ki büyük ve kurumsallaşmış firmalar haricinde üç aşağı beş yukarı bütün iş ortamları aynı: Dedikodusundan tutun, yönetim tarzına kadar hem de.
Son olarak da Londra’da olmak haneye artı değer olarak yazılacak en önemli etken diyebiliriz herhalde. Ne kadar Dünya buranın etrafında dönmüyorsa da Dünya’nın başkenti olarak görülen bu şehirde hayat hiç bitmiyor. 24 saat yaşayan bir şehir olan Londra insana her türlü şeyi öğretebilecek eşsiz bir öğretmen gibi…
Masaüstü Seyirleri Başlıyor
Kas 17th
Takip eden arkadaşlarım hatırlayacaktır. Daha önce yazılarımda bir roman yazmak istediğimden bahsetmiştim. Ne yazık ki daha tam olarak oturtamadım bazı şeyleri. Ancak bu hiç çalışma yapmadığım anlamına gelmiyor. Artık Masaüstü Seyirleri adıyla, yazdığım bölümlerden, edindiğim izlenimlerden ve yaptığım çalışmalardan oluşan bir diziye başlıyorum. Bu bölümde romanın konusuna dair olmasa da üslubuna dair izler bulabileceksiniz.
İyi Bir Yazar Olmak İçin
Eki 17th
Türkiye’nin en çok satan haftalık dergilerinden birisinin bir sayfasını açtım. O sayfada yazan adam da bu ülkenin en çok okunan insanlarından birisiymiş. Yazıyı okumaya çalışırken baktım ki zorlanıyorum, yazıya yoğunlaşamadığımı düşünüp en başından bir daha okumaya başlayınca sorunun bende olmadığını anlayıp derginin kapağını kapattım ve başladım ben nasıl iyi bir bir yazar olurum diye kendime sorular sormaya.
Kafamdaki sorulara hep aynı cevabı verdiğimi farkettim: Okuyarak… Okumak dediysem Orhan Pamuk’un gençliğinde yaptığı gibi önüme gelen bütün kıitapları yutmak değil kastım. Her ne kadar çok okumak gerekiyorsa da okuyacağım şeyleri “seçmek” isterim. Çünkü seçici davranmazsam, diğer bir çok yazarın yaşadığı gibi, ileride okumakla ilgili sıkıntılar çekebilirim. İnsan çok okumaktan sıkılır mı demeyin. Bir sene içinde çıkan binlerce kitabı konusuna bakmadan, yazarın dilinin iyi olup olmadığını araştırmadan, kitabın ilginizi çekip çekmeyeceğini düşünmeden alıp okuduğunuzu düşünün. Bu belki kısa vadede size büyük bir kazanım sağlayacaktır ama uzun vadede kitaplara karşı büyük bir ilgisizlik yaşayabilme ihtimalinizin yüksekliği konusunda bir çok insanın benimle aynı fikirde olacağına inanıyorum.
Bir de yazabilmek konusu var tabi. Her ne kadar Buket Uzuner, Kumral Ada Mavi Tuna kitabında konuşturduğu şair dayısının ağzından:
-Önemli olan konuyu toparlayıp kahramanları yaratmaktır. Gerisi teferruattır. dese de yazma işinin yetenek işi olduğu konusunda çoğunluk hemfikirdir sanırım.
Ama yetenekle beraber var olması gerek bir şey var ki, bence ne kadar yetenekli olunursa olunsun, o şart yerine gelmeden en büyük yetenekler bile zaman içinde kaybolur gider: Disiplin… Ne kadar yetenekli bir yazar olursanız olun, eskilerin tabiriyle ” Kıçınız yer tutmuyorsa” iyi bir yazar olamıyorsunuz. Bugün Jack London’dan Hemingway’e, Satre’dan Pamuk’a kadar bir çok yazar başarılarını, yeteneklerini disipline etmelerine borçludurlar. Bu insanlar saatlerce oturup sadece birkaç cümle yaratsalar bile, kendilerini bir düzene alıştırmadan bugün oldukları insanlara dönüşemezlerdi.
Okumak, yetenek ve disiplinden bahsettikten sonra son bir gereklilik kaldı zorundalığına inandığım: Sabır… Bir yazar adayı yetenekli de olabilir disiplinli de. Ama bu iki kavram sadece yeşil sahadaki iyi bir futbolcu gibi açıklanabilir. Eğer kenarda iyi bir teknik direktör yoksa en iyi futbolcudan bile randıman almakta zorluk yaşarsınız. İşte o teknik direktör sizin sabrınızın ta kendisidir. Yıllar boyunca çalışıp sonunda bir kitap yazabilirsiniz. Ancak o kitabı yayımlatmakla ilgili problem yaşayabilirsiniz. Kitabı yayımlattıktan sonra beklediğiniz ilgiyi görmeyebilirsiniz. Sonuç her ne olursa olsun yazmaya devam etmek ve hep bir sonrakini düşünmek; sabredip azmedip başarıyı kovalamak gerekir.
Yeni Hayat
Ağu 26th
Bazıları için çok uzun sayılabilecek, bazıları içinse hayatın çok kısa bir dönemini kapsayan üniversite eğitimini geçtiğimiz haziran ayında tamamlamış ve planlar üretmeye başlamış kafamdan geçen onlarca kurgunun arasından iki tane seçenek belirlemiştim: Birincisinde yurt dışına gidecek ve kendimi geliştirmeye devam edecektim; ikincisinde ise askerliğimi tamamlayıp döndükten sonra iş arayacaktım.
Yaptığım planların arasından en mantıklı geleni yurt dışına çıkıp eğitimimi devam ettirmek seçeneği oldu. Hele benim gibi üniversite yıllarınızın çöpe gittiğini düşünen insanlardansanız neden böyle düşündüğümü anlarsınız: Akıllı arkadaşlıklar edinememe, yanlış yapılan tercihler ya da yanlış seçilen bir kız arkadaş… Bunların hemen hepsinden mustarip olan bendeniz de, bu sebeplerle öğrencilik hayatını devam ettirme konusunda planlar yaptı belki önüne yeni şanslar çıkar diyerek.
* * *
Siteye girip aşağılara doğru baktığınızda bundan önceki son yazımın 30 Temmuzda yazıldığını göreceksiniz. Yaklaşık bir ay süren bu kasıtlı “yazmayış” zarfında kendimce bir tatil yaptım ve düşünecek bol vakit buldum. Ancak bu beyin fırtınalarının bana pek yaradığını söyleyemem. Fark ettim ki her geçen gün daha fazla geçmişe gömülüp kalıyorum. Nedendir bilinmez, 1 yıldır aklıma gelmeyen şeyler bugün zihnimi öylesine kurcalıyor ki, bazı geceler derin uykulardan irkilerek uyandığımı fark ediyorum. Fakat ben suçu her zaman olduğu gibi bu şehre yani Mersin’e atıyorum. Büyük bir şehir olmakla büyük bir köy kalmak arasında sıkışmış bu şehrin lağım kokan caddelerinde, 30 yıldır yaptığı gibi babasından aldığı harçlıkla gezen insanların etrafa yaydığı o melankolik hava, şehre adım atar atmaz ruhuma siniyor. Kendimi tufeyli gibi hissettiriyor ama tuş edemiyor beni.
Hüzünlendiğim her anın sonrasında çaresizce denizin koynuna koşuyorum. Ne kadar hiddetlenirse hiddetlensin, çocuğu yanına sokulunca dinginleşen analar gibi duruluyor o koca derya. Yanında sigara içmeme kızıyor belki ama tane tane yüzüme kondurduğu buseleriyle beni rahatlatıyor, kabaran ruhumu ferahlatıyor. Sonra sular yavaş yavaş çekilmeye başlıyor. Gitme diye bağırıyorum arkasından ama nafile. Kafasına koymuş bir kere. Gitmeyi kafasına koyan her kişinin günün birinde yapacağı şeyi yapıyor: Arkasına dönüp bakmadan uzaklaşıyor koca âlem. Beni ağlayan şehirle baş başa bırakıyor.
* * *
Ramazan ayları benim hayatımın en mistik dönemini oluşturan zamanlardır. Ben de bu aylarda, çocukluktan gelen alışkanlıklar dolayısıyla, oruç tutmayan bir insan olarak bol bol gözlem yaparım. Hele caddelerde yalnız başına oturan insanlar görmeyivereyim. Hemen yanlarına gider, eski günlerden konuşmaya başlarım. Hemen hepsinin de dert yandığı ortak bir sorun var: Yeni ramazanların peki tadı yok.
O eski ramazanları az çok ben de hatırlarım. Ve iddia ediyorum ki şimdiki ramazanlar eskilerinden çok daha güzel seyrediyor. Ben küçükken oruçlar mevsimin kış olmasından dolayı saat 17.00 civarında açıldığı için, o zamanlar ufak tefek bir velet olan ben bu durumdan çok şikâyetçi olurdum. Düşünsenize: 7-8 yaşlarında bir çocuğun hayattan ne gibi bir beklentisi olur ki: Ya sabahçıysa okuldan geldikten sonra sokakta arkadaşlarıyla oyun oynamak ister ve ya akşamcıysa eve koşup çizgi film izlemeyi düşler. Oysa ben ramazan aylarında bunların hiçbirini yapamazdım. Çünkü insanlar çocuklarını, sanki çocukları da oruç tutuyormuş gibi, oyun oynamaya göndermezlerdi. Televizyonlar ise iftar programlarına yer verdikleri için ancak ve ancak Erol Günaydın’ın skeçlerini izlemek zorunda kalırdım ne kadar sıkılsam da. (Hatırlıyorum da bir gün bu skeçlerden sonra yayınlanan He-Man’i görüp heyecandan annemi öpmüştüm.) Uzun yıllar ramazanlar böyle geçip gitti.
Ve ben büyüdüm. Büyüdükçe ramazan ayları yaza koşmaya başladı. Evet, yazın oruç tutmak insanlar için çok daha zor oluyor, doğru. Ancak kim ne derse desin şimdiki ramazanlar daha kolektif bir iftar anlayışını beraberinde getirdi… Kenar mahallelere alelacele kurulmuş samimiyetsiz iftar çadırlarının yerini alan mahalle aralarındaki iftar sofraları, insanların gerçekten toplu halde iftar açtıklarını hissettiriyor. Şimdilerde ise bana, büyüdükçe çizgi filmler çekiciliğini kaybedip He-Man işsiz kalınca, iftar vakitlerinde zaman geçirecek başka meşgaleler bulmak düşüyor.
* * *
Bir kitabı bir kişi oku derse fazla umursamam. Eğer iki kişi oku derse merak ederim. Ama üçüncü kişi aynı kitabı önerirse o zaman hemen gider alırım. Birbirini hiç görmemiş ve birbirlerini tanımayan üç bayanın ayrı ayrı vakitlerde ve ayrı ayrı şehirlerde önerdiği bu kitabı bugün kitaplığıma kazandırdım ve okumak için sabırsızlanıyorum. Unutmadan kitabın ismini de versem diyorum: Kürk Mantolu Madonna-Sabahattin Ali. Hepinize iyi okumalar.
Son Yorumlar