Kategori arşivi: Öykü

Babaya Elveda ( Masaüstü Seyirleri)

Bazen ölüm bir çocuğu uykusundan uyandıran kötü bir kabus gibi üstünüze çöktüğünde anlarsınız hayatın sırat köprrüsü gibi kıldan ince kılıçtan kesin olduğunu.

Çok küçük sayılmazdım; on üçüncü doğum günümden bir hafta önce, Mersin’in cehennem sıcaklarının etkisiyle insanı uykusunda terleten o gecenin sabahında, bir ağlama sesiyle uyandım önce. Yatak odasının kapısını açtım usulca. Sonra hayatım boyunca korktuğum ölümün korkusuyla yüzleştim.

Annem yatağın başında babamın yüzü bembeyaz kesilmiş cenazesine yaklaşmaktan korkarak, ama aynı zamanda 18 yıllık kocasını son kez gördüğünün bilinciyle yatağa mesafesini koruyarak ağlıyordu.

Korkarak içeriye girdim. Annemin korkaklığını ve acısını paylaşarak yatağa doğru yanaştım. Babama pek bakamadım belki de hep hatırladığım gibi kalsın diye.  Annemi çektim kendime doğru, bana sarıldığı anda büyük bir gürültüyle ağlamaya başladı…

Bir süre sonra ev olması gerektiği hale gelmiş, tam bir cenaze evine dönüşmüştü. Komşuların eşleri gelip yatak odasına girmiş, ellerindeki iplerle birşeyler yapıp babamın üzerini örtmüşlerdi. Evin kapısı açık olduğundan içeriye sürekli insanlar girip çıkıyor, ben çoğunun kim olduğunu bilmediğim bu insanların annemle birlikte ağlamalarını izliyordum. Aradan ne kadar vakit geçti bilimiyorum. Hep televizyonlarda gördüğüm siyah renkli bir cenaze arabası eve yanaştı, içinden koca bir tabut çıkarıp içeriye girdiler. Yatak odasına girip babamı özenle tabuta yerleştirdiler. Ağabeyler ve amcalar tabutu kaldırıp onu evden çıkardılar. Cenaze arabasının alt tarafında, içinin ayrıntılarını sadece ölü bedenlerin görebildiği bir bölmeye yerleştirip kapağı kapattılar.

***

Hayatta en çok korktuğum şeylerden birisiydi aslında babamı kaybetme fikri. Nedendir bilinmez ben annemi hiç ölmüş olarak hayal etmedim. Bazı geceler rüyamda babamın öldüğünü görür, yavaşça yatağımdan doğrulup yatak odasına süzülür babamın nefes alıp almadığını kontrol ederdim. Nefes aldığını anladığımda midemdeki, korkudan oluşan, adrenalin patlamasının yarattığı etki kaybolur, altıma işeyecekmişim gibi hissederdim. Babamın nefes aldığını iyice idrak ettiğimde yataklarında, onca yılın ardında birbirlerine olan aşklarını yitirmemiş olduklarını düşündüğüm anne ve babamın mutlu bir şekilde uyuduklarını anladığımda mutlu olur, ayak parmaklarımın ucuna basarak tekrar yatağıma döner, kabusun bir daha gelmesini engellemek için ışığı açık bırakırdım. Bazı geceler ise yataktan kalmaya korktuğumda üzerime yorganı çeker, sanki yan odada bir ceset varmış gibi huzursuzca uyumaya çalışırdım. Sabah uyanır uyanmaz yine korkuyla yatak odasına gider, annemin yanını boş görünce sevinir, işe giden babamın boşluğunu doldurmak için annemin yanına yatardım. Bazen de sabaha kadar beklememe gerek kalmaz, havanın gece kalmak ile sabah olmak arasında karar veremediği o vakitlerde babam odaya girer, beni uyandırmamaya dikkat ederek yanağımdan öperdi. Yarı uyanık babamı karşımda gören ben önce yorganın üzerimden kalkmasıyla ve serin havanın yüzüme vurmasıyla rahatlayarak temiz havayı içime çeker, ardından gece alamadığım uykumu devam ettirmeye çalışırdım.

Bazı sabahlar annem televizyona bakarken geceleri korkup korkmadığımı sorardı. Ona asla babamın ölmesinden korktuğumu söylemedim ama her anne gibi o da anlardı oğlunun korktuğu birşeyler olduğunu.
-Korkma oğlum. Korkacak ne var ki? Aynı evin içindeyiz. Ben varım, baban var! diyerek beni sinirlendirir, benim televizyonun sesini açmamdan kızdığımı anlayınca mutfağa gidip atıştıracak birşeyler haırlardı.

Akşam işten çıkar çıkmaz evine koşan babamın elinde, büyük ihtimalle köşedeki bakkaldan alınmış, koca bir tablet çikolata ya da muhtemelen yolunun üstündeki herhangi bir manavdan alınmış bir kilo chiquita muz olurdu. Evde böyle şeylere benden başka kimse tamah etmediği için gözüm doyana kadar yerdim getirdiklerini. Bazen yemekten önce alınan abur cuburları yediğimi gören annem bağırır, içeriden bağrıştığımızı duyan babam gelir, kavga eden iki arkadaşını ayırıyormuş gibi aramıza girerdi. Anneme göz kırptığını görürdüm. Annem mutfağa gider ve benle yetişki bir adamla konuşurmuş gibi konuşmaya başlar yemekten önce midemi doldurmamam gerektiğini tembihlerdi. Yemek hazırlanana kadar televizyona bakar, annemin sofrabezini yere serdiğini görür görmez ona yardıma gider, koca siniyi her zaman sofraya o getirirdi. Yemekten sonra yaktığı sigarasını derin derin içine çekerek pencereden dışarı üflerken, belki de yıllar sonra uykusunda yakalanacağı kalp krizine doğru adım attığını bilmezdi.

Srebrenitsa Ağlarken

Amar saklandığı kayalıkların arasından aşağıdaki enkaza baktı. Kulaklarında hala ırzına geçilen ablasının çığlıkları vardı. Neler olduğunu yavaş yavaş idrak etmeye başladı: Bulunduğu yerden koşup ablasına yardıma gidecekken Mirza dayısı onu yakalamış ve sesi çıkmasın diye ağzını kapatmıştı. Sonrası karanlık…

*********       **********

Yeniden aşağıya baktı. Etraftaki son Sırp askerleri yavaş yavaş şehirden ayrılıyorlardı. Birkaç gün boyunca süren araba gürültülerinin, silah seslerinin, çocuk ağlamalarının, ve genç kız çığlıklarının yerini derin bir sessizlik almıştı. Dayısına dönüp aşağıya inmek istediğini söyledi.Ama  dayısı biraz daha beklemelerini, ancak hava tamamen kararınca aşağıya inebileceklerini söyledi. Dayısından bir sigara istedi. Normal zamanda olsa ondan yiyeceği tokadın şiddetini tahmin bile edemezdi. Ama Mirza, sigara isteyen 14 yaşındaki bir çocuk değilde ahbabıymışcasına sigara paketini Amar’a uzattı. Amar da sigarayı yaktıktan sonra dumanı kırk yıllık tiryaki gibi sertçe içine çekti.

*********       ***********

Barış bölgesiydi Srebrenitsa… En azından kendilerine böyle söylenmişti. Nerden bilebilirlerdi kendilerini korumakla görevli askerlerin sırp kasaplarının eline satırları kendilerinin vereceğini. Aniden başlamıştı herşey. Başkan’a  bir haber gelmişti ilkin. Kahvede otururken atını dört nala sürerek gelen haberci, Sırpların ağır makineli silahlarıyla şehre yaklaştığını haber verince başkan acele ile evine gidip telefona sarılmış, Hollandalı komutandan güvence alınca da yeniden halkın arasına çıkmış, evlerinden son bir gayretle kaçma telaşı içine düşmüş insanlara güvence vermişti. Amar bu sırada arkadaşlarıyla Hollandalı bir askerden aldıkları plastik topla oyun oynuyordu. Ablasının aceleyle yanına gelip gidiyoruz demesi de onu sinirlendirmişti haliyle. Ama kuşkusuz gitmek zorundaydı. Ablasına kızamayacak kadar çok severdi onu.

*********       **********

Eve vardıktan beş dakika sonra başladı herşey. Elini yüzünü yıkamak için evlerinin avlusundaki tulumbadan su çekerken, önce yer derinden sallandı. Hemen ardından top sesleri yankılandı Amar’ın kulaklarında. Silah sesleri duyuldu çığılıklara karışan. Ve ardından ablasının çığlığı… Kızım ben! Bırakın beni,bırakın beni yalvarırım! Şoku atlatır atlatmaz eve doğru koşmaya başladı.

*********       **********

Keşke orada olup onlarla savaşarak ölen insanların arasında olsaydım diye düşündü. Eve doğru yürürken etrafta tek bir çıtırtı bile duyulmuyordu kendisinin soluk alış verişlerden başka. Evin içine girdinde gördüğü manzara korkunçtu. Her taraf altüst olmuş, bütün ev talan edilmişti. İçerdeki odaların birinden ses geldiğini duyunca doğruca o tarafa yöneldi. Ablası oradaydı işte. Gözlerini tavana dikmiş kendine kendine konuşuyor ve hiç durmadan kafasını sallıyordu. Bütün gücüyle ablasına sarılıp herhangi bir yarasının olup olmadığına baktı. İyi olduğunu görünce rahat bir nefes aldı. Peşinden eve yeni girmiş dayısına ablasnı emanet edip annesi ve babasnı bulmak için evin diğer odalarına bakmaya başladı.Her tarafı kontrol ettikten sonra şehrin meydanına doğru yürümeye başladı. Normal zamanlarda erkeklerin gece yarılarına kadar oyun oynayıp sohbet ettiği bu kahvede hiçbir hareketlilik yoktu. Durumu artık anlamaya başlamıştı. Kahveden içeriye adımını atıp içeride sağlam kalmış bir kaç sandalyeden birisini altına çekti ve hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı. Annesi ve babasının cenazelerinin yerini on iki yıl sonra öğrenebilecekti.

Gemi Peşindeki Forsa

Bakıyorum da gazetelerde her gün başka bir konu dolanmakta: Bir gün referandumdan bahsediyorlar, ertesi gün başbakanın ağlamasından, ondan sonra ki gün de Şahan ile Berrak aşkının(!)  kafalarda yarattığı soru işaretlerinden… Ben de işsizliğe adım atan her genç işsiz gibi kendime yaratmaya çalıştığım yapay gündemle yoğrulup duruyorum.

Bazılarının aklına şu soru gelebilir: Yapay bir gündem yaratma ihtiyacı nereden doğuyor? Çünkü işsizlik gerçekten de zor zanaatmiş. Hele bir de ailenizden uzak bir şehirde hala onların parasıyla yaşamaya çalışıyorsanız… İnsanın aklına bin bir türlü şey geliyor: Eski sevgiliden tutun da, bir gün sevgiliniz olabilecek insanlara kadar, ya da etrafınızda üzgün gördüğünüz insanların sorunlarından tutun da sizden nefret eden insanların sizle alıp veremediği şeylerin ne olduğu konusu gibi daha önce kendinize itiraf edemeyip, ertelediğiniz ne varsa birer birer aklınızı kurcalıyor.

Bundan bir sene kadar önce bazı arkadaşlarım mezun olduğunda onlara demiştim ki: “Kafanıza takmayın. Eninde sonunda iş olacağına varıyor.” Gerçekten de insanın elinde değilmiş böyle şeyleri kafasına takmamak. Ben yine de diyorum ki: “Hayat koca bir umman, biz de o ummanın içlerine doğru ilerleyen küçük bir sandalın içindeki forsalarız. Hayatımıza, ya elimizdeki sandalda devam edeceğiz ya da daha büyük bir gemi bulacağız.” Önce bir sabredip beklemesini öğrenelim.

*       *       *

Geçen seferki yazımda Almanya’ya gitmek için çaba gösterdiğimden bahsetmiştim. Ancak ani bir kararla bu fikrimden vazgeçtiğimi belirteyim hemen. İngiltere’de olan çok sevgili bir dostumun da önerilerini dikkate alarak oraya gitmeye karar verdim. Gidiş tarihi ne zaman diye sormayın. Öncelikle bir deniz kokan şehire uğramalıyım. Yapraklı Koy‘a gidip o buz gibi sularda kendime gelmeliyim. Ardından da her şeyi geride bırakıp bu ülkeyi terketmeliyim. Ne dersin dostum? Belki orada bir sevgili bulup evlenir, hayatlarımızı oraya taşırız. Artık hayalimiz bu olsun.

*       *       *

Bazen, eskiden sevdiğin insandan o kadar nefret edersin ki artık geriye baktığında o aşık olduğun insanı görmezsin. Artık karşındaki seni yıllarca kandırmış bir düzenbaz, tek kişilik bir organize suç çetesidir. Ama sen de suça yardım ve yataklık etmişsindir yıllar boyunca. İşte bu yüzden, onun kadar olmasa da, sen de cezalandırılmayı hak ediyorsundur. Ama kendini cezalandırmayı fazla sürdürmemek gerekir.

Dün çok sevdiğim dünyalar tatlısı bir arkadaşım, benim unutmayı nasıl başardığımı merak etmiş. Ben de çok zor bir şey olmadığını söyledikten sonra “Nasıl?” diye sordu, ben de anlattım:
-Şimdi önce bir sorgula: Sana daha önce kaç kere söz verdi bunları aklına getir. Kaç kere seni seviyorum, seni özlüyorum dedi?  Sonra bu söylediklerinin hepsinin yalan olduğunu düşün. Çünkü gerçekten yalan söylüyor sana. Sevgi anlık bir şey değildir. Süreklilik arz eden bir yanı vardır. Ve öyle bir şeydir ki o, karşısında hangi engel olursa olsun, seven kişi sevdiğinin peşinden cehenneme kadar gider. Eğer gelmiyorsa zaten unutmakta pek zorlanmazsın. Bakın Nazım ne diyor:

Herkes kendinden sorumludur aşkta
Üzülme, sen aşkı yaşanması gerektiği gibi yaşadın.Özledin, içtin, ağladın, güldün, şarkılar söyledin, düşündün, şiirler yazdın. “Peki o ne yaptı” deme. Herkes kendinden sorumludur aşkta. Sen aşkını doya doya yaşarken o kendine engeller koyuyorsa bu onun sorunu. Bir insan eksik yaşıyorsa, ve bu eksikliği bildiği halde tamamlamak için uğraşmıyorsa sen ne yapabilirsin ki onun için? Hayatı ıskalama lüksün yok senin. Onun varsa, bırak o lüksü sonuna kadar yaşasın. Her zamanki gibi yaşayacaksın sen. “Acılara tutunarak” yaşamayı Öğreneli çok oldu. Hem ne olmuş yani, yalnızlık o kadar da kötü bir şey değil. Sen mutluluğu hiçbir zaman bir tek kişiye bağlamadın ki…. Epeydir eline almadığın kitaplar seni bekliyor.Kitap okurken de mutlu oluyorsun unuttun mu? Kentin hiç görmediğin sokaklarında gezip yeni yaşamlara tanık olmak da keyif verecek sana.Yine içeceksin rakını balığın yanında. Üstelik dilediğin kadar sarhoş olma özgürlüğü de cabası…. Sen yüreğinin sesini dinleyenlerdensin ve biliyorsun aslolan yürektir.Yürek sesi ne bilmeyenler, ya da bilip de duymayanlar acıtsa da içini unutma; yasadığın sürece o yürek var olacak seninle birlikte. Sen yeter ki koru yüreğini ve yüreğinde taşıdığın sevda duygusunu. Elbet bitecek güneşe hasret günler. Ve o zaman kutuplarda yetişen cılız ve minik bitkiler değil, güneşin çiçekleri dolduracak yüreğini…

O kadar ortak bir sorun ki bu, belki de dünya üzerindeki çözümü en basit konulardan birisi olması gerekiyor.Ama her yürek farklı çarpıyor. En iyisini bulmanız dileğiyle.

Gitmek Üz’re

Gitme diye arkasından bağırıyorum. Dönüp bakmaya niyeti yok. İkisinden birisini tercih etmeliyim diyorum kendi kendime.  Hızlıca düşündükten sonra birini orda sinirli bir şekilde bırakarak kızın arkasından gitmeye karar veriyorum. Yetişir yetişmez kolundan tutuyorum. O anda ağlamaktan yorgun düşmüş vücudu daha fazla dayanamıyor ve bırakıyor kendini. Düşmesin diye sıkıca tutup insanların şaşkın bakışları arasında kenara çekiyorum. Koşarak büfeden bir şişe su kapıp geliyorum. Suyu içince kendine geliyor. Çok korkuttun beni diyorum. Yine ağlamaya başlıyor. Ağlayan her kız gibi küçük bir kediye dönüşüyor o anda. Küçük bir tebessüm edip çok şanslısın diyorum: Seni seven, seninle olmak için hayatını verecek bir sevgilin var. Böyle problemler yüzünden insan arkasına bakmadan sevdiğini bırakıp giderse hayat kısır bir döngü haline gelmez mi?
-“Onun tarafındasın, çünkü sen de erkeksin” diyor bana.
-“Sadece onu daha iyi anlayabildiğimi düşünüyorum. Seni o kadar çok seviyor ki, sen giderken arkandan bakacak cesareti bile kendinde bulamıyor.”
Söylediklerimin sahte olduğunu düşünüyor. Elinden tutup kaldırmaya çalışıyorum. Ama bu sefer de küçük bir kız çocuğuna dönüşüyor: Dudaklarını büküp gelmeyeceğim diye inat ediyor.

Sinirimden kahkahalar atarak gülmeye başlıyorum. Çevreden geçen insanlar yine bize bakıyorlar. Elinden tutup zorla kaldırıyorum. Ama ikna edilebilecek gibi durmuyor. İnadını kırmak için küçük bir hikaye anlatıyorum:

“Ben 6 yaşındayken aşkları mahallede dillere destan bir ablayla abi vardı. 2 senedir nişanlılarmış. Çocuk daha askerliğini yapmadığı için aileler evliliğe yanaşmıyorlar. Ama terör olayları da öylesine yoğun ki askere gitmesi akıl karı değil. Sonra bir gün evlilik konusunda bir tartışma yaşanıyor kızla çocuk arasında. Tartışmanın bir yerinde kız erkeği korkaklıkla suçlayınca olanlar oluyor: Çocuk her şeyi geride bırakıp askere gidiyor. Aylarca ne bir mektup ne de bir haber… Bir gün evine dönüyor. Ama üzerinde Türk bayrağı bulunan tahta bir sandığın içinde.
Kızın halini anlatmama gerek bile yok sanıyorum. Her ziyarete gittiğimizde ağlayan bir çift göz görürdüm o evde. Geçen sene eski mahallemdeki insanları ziyarete  gittiğimde hala evlenmediğini duyunca çok üzülmüştüm. Sadece karşısındakini kızdırmak için söylenmiş bir cümle iki sevgiliyi ne hale getirdi.”

Yanağıma bir teşekkür öpücüğü konduruyor ve birlikte onu bıraktığımız yere dönüyoruz. Onun da siniri geçmiş saat kulesinin önünden manzarayı seyrediyor. Birbirlerini görünce anlık bir tereddüt geçirdikten sonra, hiçbir şey söylemeden birbirlerine sarılıyorlar. Bana da bu serin Bursa akşamında, onların bu mesut halini izleyerek geçmişi sorgulamak kalıyor.

O Giderken

İnsan bazen yaşamaya o denli alışıyor ki, yaşamın yanında ölüm olduğunu unutuyor. Bundan 9 sene önce bir gün evimize bir telefon geldi. Dayım hasta olduğunu ve tedavi görmekte olduğunu anlattı bana. Ben de, sanırım annem üzülmesin diye, bu olayın üzerini örttüm ve anneme bu konuyla ilgili hiçbir şey anlatmadım. Süreci takip eden yaz, dayımı ziyarete gittiğimizde annem çoktan dayımın hasta olduğunu öğrenmişti ama durumun ciddiyetini onu gördüğümüzde anladık. Saçları dökülmüştü ve sürekli ilaç kullanıyordu.

Yeri gelmişken dayımdan kısaca bahsedeyim. Hani hayatımızda bazı insanlar vardır, onları görünce kendimize deriz ki: “Bu adam demirden de sağlam, kesinlikle bir şey olmaz.” İşte sevgili dayım da aynen öyle bir insandı benim gözümde. Heybetli bir insan.

O heybetli insan vermiş olduğu savaşı kazandı ve iyileşti. Artık bizim aklımızda da tek bir soru işareti kalmamıştı. Aradan 2 yıl geçtikten sonra, yine gelen bir telefonla öğrendik hastalığın tekrar ortaya çıktığını. Annemden ilik istiyorlardı. Annem de koşa koşa testlerini yaptırmış, sonucun pozitif olduğunu öğrenince İzmir’e haber vermiş, oradan haber beklemeye başlamıştı. Aradan 2 ay geçmesine rağmen hala haber çıkmaması annemi telaşlandırmış ve kendisi İzmir’e gitmek istemişti. Ne söylediysek olmadı. Annem İzmir’e gitti. Ben hâlâ durumun ne kadar ciddi olduğunu anlamış değildim. Sanki dayım hasta değilmiş gibi davranmayı tercih ediyordum.

İlk kez ÖSS’ye gireceğim 2004 yılının serin bir haziran günü babamın telefonda annemle konuştuğunu duydum. Dayımın Ankara’ya götürüleceğini ve orada farklı bir şekilde tedavi edileceğini anlatıyordu. Babam da bana kötü bir durum yokmuş gibi davranıyordu. Malum hala ergenlik yıllarımdaydım ve sınav arefesinde bu durum beni etkileyebilirdi.

Nihayet sınava girip çıktım. Eve geldiğimde babam dayımın Ankara’da olduğunu ve istersem gidip onu görebileceğimizi söyledi. Ben de dayımı uzun zamandır görmediğim için bu teklifi çok istekli karşıladım. Biletler alındı ve Ankara’ya gitmk üzere yola çıktık. Sabah Ankara’nın o buz gibi havasına adım attık ve hiç beklemeksizin hastaneye gittik. Hastane önünde bizi karşılayan yengem dayımın durumunun çok kötü olmadığını, doktorların onu iyileştireceklerini söylediğinde biraz keyfim yerine gelmişti.

Konuşmalar bittiğinde yukarıya çık dediler bana ama sakın “ağlama”, üzüldüğünü görmesin. Bu isteğin ne kadar saçma olduğunu düşündüm bir an. Madem dayım iyileşiyordu neden ağlama ihtiyacı duymalıydım ki? Yavaş yavaş hastanenin merdivenlerinden çıkmaya başladım. Bir an gözüm bir tabloya takıldı. Durumu kritikler listesinde dayımın adını görünce önce bir afalladım. Ama dik duruşumu hiç bozmadan merdivenleri çıkmaya devam ettim. Sonra odanın kapısına geldim. İçeride iki tane hemşire bir şeyler yapıyordu. Onlar beni görünce sormalarını beklemeden “Yeğeniyim.” dedim. Bir hemşire bağırarak “Bak, yeğenin gelmiş abi.” dedi. Sonra sessizce odadan çıktılar. Bense korkarak içeriye adım attım.

Nasıl anlatılır bilmiyorum. Yaşadığım hayal kırıklığının tarifini yapmak inanın bana çok zor. Dayımı gördüğümde hayata olan inancımı yitirdim dersem ruh halimi az çok anlatabileceğimi tahmin ediyorum. Zaten 1 dakikadan az süren o görüşme benim kendimi koridora atmama ve dakikalarca ağlamama sebebiyet verdi. Ondan sonra ne o odaya girebildim ne de dayımı görebildim. Babama beni o şehirden göndermesi için yalvardım. Hemen beni ve kardeşimi Ayvalık’a gönderdi. Bizi orada bekleyen anneme ise gördüklerimi değil yengemin söylediklerini anlatmayı tercih ettim.

2 gün sonra yine bir telefonla verdiler vefat haberini bana. Anneme söyleme görevi de bana düştü. Gerisini de az çok tahmin edersiniz. Tam 6 sene önce bugün dayımı o azgın hastalık aldığında ben bambaşka bir insan olmaya yemin ettim.

*       *       *

Bazı arkadaşlarımın “Neden bu kadar duygusuzsun?” sorusunun cevabı da aslında yukarıda yazan satırlarda gizli. Bir kızdan ayrıldığımda nasıl bu kadar tepkisiz kalabildiğimi soruyorlar. Bende sevgiden eser olmadığını, kendimden başka kimseyi sevemeyeceğimi söylüyorlar. Haklılar galiba… 28 Haziran 2004 günü, benim için nelere ve kimlere üzülmem gerektiği konusunda bir milat oldu.

Küçük Meyhane

Meyhanenin kapısını açıp içeriye girdim ve en dipteki masaya oturdum. Üzerindeki beyaz önlüğüyle , uğraştığı o kadar çakırkeyfe rağmen güleryüzlü  olan bir amca hemen geldi yanıma:

-Delikanlı ne ister acaba?

Daha önce böyle yerlere pek gelmemiş birisi olan ben, meyhanede de ne içileceğini bilmiyordum.

-Bilmem ki amca, daha önce hiç meyhaneye gelmemiştim. Bira alayım olur mu?

Yan masadaki gruptan, takım elbisesi gıcır gıcır ,otuzlu yaşlarının sonunda olduğunu tahmin ettiğim bir beyefendi, ağzından gelen anason kokusuna aldırmadan amcayla konuşmamızın içine daldı.

-Genç adam, sen daha önce böyle yerlere gelmediğini söylüyorsun. Buraya gelip bira içmek de olmaz, tek oturmak da… Buyur gel masamıza beraber rakı içelim.

Bunun ne anlama geldiğini bilen bir insan değildim. Benim yaşadığım şehirdeki apartmanda, komşular birbirine selam dahi vermezken,hiç tanımadığım bir adam beni masalarına buyur ediyordu. Kibarca teklifini geri çevirecekken, benden sipariş almak için bekleyen yaşlı amca sessizce; gruptaki insanların güvenilir ve elit  insanlar olduğunu; masaya geçersem içtiğim içkiden daha bir keyif alacağımı anlattı.

Çekine çekine geçtim yandaki masaya. Tam üç saat hiç tanımadığım insanlarla konuşacak o kadar şey bulmak, masadan kalkarken de gitmeme üzülmelerini görmek hala şaşırtır beni.

Bir şey daha anladım: O küçük meyhaneyi o kadar şirin ve sempatik yapan şey içtiğim rakıydı. Ve kesinlikle tek başına içilecek bir içki değildi…

Son’a Doğru

Odaya giriyorum. İki tane doktor, üzüntülü görünmeye çalışarak bana bakıyorlar. Onların bu tip hastalıkları, artık ne kadar doğal kabul ettiklerini düşünerek karşılarına geçiyorum. Bana tedavi sürecini anlatmaya başlıyorlar. Öncelikle profesyonel destek almam gerektiğini, bunun tedavi edilebilir bir hastalık olduğunu anlatıyorlar. Anlattıklarına konsantre olmaya çalışsam da nafile… Dayım geliyor aklıma bir parça kalmış bedeniyle. Bir hastalığın bir insanı nasıl bu hale getirdiğini anlayamayarak; biraz da bu durumdan korkarak yeniden doktorlara dönüyorum. Bana iyileşen hastaların fotoğraflarını gösteriyorlar. Yaşamlarının ne kadar yolunda olduğunu… Benim de savaşmam gerektiğini…

Anlatılanları daha fazla dinleyemeden çıkıyorum hastaneden yapılan itirazlara aldırış etmeden. Yapmak isteyip de yapamadığım o kadar çok şey var ki, hangisinden başlasam diye düşünerek eve yürüyorum.

Bir Tek Sürpriz

Gözlerine bakıyorum,gitme diyorum:Faydasız…Gitmekte kararlı.Saat akşamın 9’u.Bilmediği bir şehirde,bir yere gidemez.Ben gitmeye niyetleniyorum.Tutuyor kolumdan,gitme diye yalvarıyor.Ev tek göz:Bir tane yatak var.Beraber uyuyalım diyor,son bir gece…Gideceğim diyorum,hıçkıra hıçkıra ağlamaya başlıyor.Sakin kalmaya çalışıyorum ama başaramayacağımı  biliyorum.Gidip yanına oturuyorum.Gitme diyorum,ne sorunumuz var bizim?Sana küfür etmiyorum,sana saygılı olmaya çalışıyorum.Ne bekliyorsun hala benden.Ağlaması şiddetleniyor.Daha fazla dayanamayıp ben de ağlamaya başlıyorum.Sarılıyor bana.Yatıyoruz öylece iki ayrı yabancı,iki aynı yatakta.Gitme…Hıçkırıkları şiddetleniyor:Ağlıyorum,ağlıyoruz…

Uyandığımda ağlıyordum.Böyle bir deneyim yaşamış olmak insanı üzüyor.Sanırım çok fazla kötülük yaptım geçmişte.Bunun karşılığını da görüyorum ve göreceğim.

**********

Benim hayatım boyunca özlemini çektiğim ender şeylerden birisi de sürprizlerdir.Şaka gibi ama geçmişime dönüp baktığımda bana yapılmış hiç bir sürpriz hatırlamıyorum.Ne ailemden,ne arkadaşlarımdan ne de sevgililerimden…Bildiğim birkaç sürpriz var,ancak onlar da siyasetçilerden ülkeye yapılmıştı.Hala beni şaşırtırlar.

Bir Nefes Hayat

Gözümü açıyorum.Hava daha aydınlanmamış bile.Kalbim parçalanırcasına göğüs kafesimi döverken,nefes almaya çalışıyorum.İşe yaramıyor.Ölmek üzere olduğumu düşünüyorum.Koşuyorum mutfağa.Bir bardak suyu içmeye çalışıyorum.Kendi kendime sakinleşmem gerektiğini anlatırken birden nefes almaya başlıyorum.İnanılmaz bir rahatlık.Yere çöküp kalıyorum.Nefesin bile ne kadar önemli olduğunu kavramaya çalışıyorum.Çık diyorum kendi kendime.At kendini dışarılara.Git ve gelme…

Sabahın ayazında üstümü giyinip,kendimi güne uyanan bir şehrin kollarına atıyorum.İnsanlar yol kenarlarında minibüslerini,servislerini beklerken sigaralarını;sevgililerinin dudaklarını öpermişcesine,zevkle içiyorlar.Hepsinin yüzünde aynı bakış…

İlk gelen minibüse atlayıp şehir merkezine doğru yol alıyorum.Minibüsün içindekiler yarım kalan uykularına devam ediyormuşcasına sessizler.Bir kaç tane lise öğrencisinin arada sırada kikirdemeleri,minibüsün içindeki sessizliği bozsa da bu duruma kimsenin aldırdığı yok.Hayat hala onlar için güzel çünkü.

Minibüs yolculuğumu bitirip,indiğim yerin yan tarafındaki tren istasyonuna gidiyorum.Çocukluğumun alışkanlığını asla bırakamadım.Ne zaman canım sıkılsa trene atlar,canımın istediği yere giderdim.Treni severdim.Babam trenciydi çünkü.

Burada da manzara minibüstekinden farklı değil,herkesin üzerinde bir ölüm sessizliği var.Bu sefer sessizliği bozan öğrenci gülüşleri değil,insanların dinlediği müzik çalarlar.Her taraftan farklı bir ses çalınıyor kulağıma.Bir çoğu asgari ücretle çalışan bu insanlar,nasıl oluyor da hayatları yolundaymış gibi davranabiliyorlar.Belki de çoğu hayat denilen bu yarışı en baştan kaybettiklerini düşünüyorlar ve kaderlerine boyun eğiyorlar.Kendi kendime onlar gibi olmayacağımı söylüyor ve ilk istasyonda trenden iniyorum.

Artık kendime gelmeye başladığımı anlıyorum.İstasyondaki su kutusuna para atıp,bir şişe su alıyorum biraz rahatlatır umuduyla.Karşıdan gelen treni beklerken şehirdeki seslerin artmaya başladığını anlıyorum.Tren geliyor ve arka tarafa doğru yürüyüp boş bir yer buluyorum.Bindiğim vagon bir önceki geldiğim trenden nispeten daha kalabalık ve sesli.Birden gözüme birisi takılıyor.Beyaz teniyle,uzun saçlaryla,zarif  duruşuyla o kadar insanın içinde dikkatimi çekmeyi başarıyor.Bakışlarımı çekmeye çalışıyorum.Öyle baktığımı görürse tersleyeceğinden korkuyorum sanırım.Birden beni farkediyor ve gözünü gözümden çekmeden bana bakıyor.O anın bitmemesi için yalvarıyorum.Tren yavaşlıyor ve kapıya doğru yöneliyor.Gözlerim hala onun üzerinde.Peşinden gitmek istiyorum.Ayağa kalkacak dermanım kalmamış.Tren duruyor.O vagondan çıkarken hayatımda hep istediğim ve hiç kimseden göremediğim bir şekilde bana gülümsüyor.Kırk yıllık sevgilimi uğurluyormuşcasına el sallıyorum.Tren hareket ediyor…

Gecenin Karanlığında

Dışarıdaki köpeklerin ulumaları,sanki kulaklarımın içinde yankılanıyormuş gibi geliyor.Yatağın içinde  yavaş yavaş terlemeye başlıyorum.Yine bir korku hali bastırıyor üzerime.
Küçüklüğümden kalma bir korku bu.Daha ilkokul yıllarımdayken annemin İstanbul’daki teyzesinin evine gitmiştik.Çok garip ve gizemli bir evi vardı.Değişik de bir kokusu.Geceleri rüzgarın sarstığı küçük banyo penceresinden gelen sesler,odanın içinde hayaletler belirecekmiş gibi bir hava yaratırdı benim çocuk dünyamda.İşte köpek sesinden korkmam da o zamanlara rastgeliyor.

Bir gün yine o evin içinde vakit geçirmeye  çalışırken,teyze bizi yanına çağırıyor.Annemlerin yanına geçip sessizce dinlemeye başlıyorum anlattıklarını:”Ben daha 34-35 yaşlarındayım.Rahmetli enişteniz yanımda,beraberce sarılmış yatıyoruz.Gecenin bir yarısı,karşıdaki fabrikanın iki köpeği bütün güçleriyle ulumaya başladılar.Kalkıp karşıdaki pencereden dışarıya baktım,dışarıda tek bir dal oynamıyordu.Yatağa döndüğümde enişteniz soğuk soğuk ter döktüğünü görünce ona^hava sıcak,sana bir bardak su getireyim^diyerek odadan çıktım.Mutfakta suyu doldururken köpeklerin çığlıkları daha da yükseldi.Odaya döndüm ki ne göreyim:Enişteniz sapsarı kesilmiş;sık bir şekilde nefes alıp veriyor ve iniltiler çıkarıyor.Ben ölümü hiç tanımıyordum tabi o zamanlar.Nereden bilebilirdim o döktüğü terlerin ecel terleri olduğunu.Meğerse Azrail yaklaştığı zaman köpeklere görünürmüş.Hayvancağızlar da ne yapsınlar korkularından bütün güçleriyle ulumaya başlarlarmış.”

Hikaye bittiğinde odanın içi sessizleşmişti.Kimse söyleyecek bir söz bulamıyor ve herkes teyzeye bakıyordu.O sırada bir anneme baktım bir de babama.Annemin gözünden yaşlar dökülüyordu.Babam ise kayıtsızca teyzeyi izliyordu.Ben ise korkmuştum.

Çocuk aklı işte,yıllardır o hikayeden aklımda kalan en kötü şey köpeklerin bütün güçleriyle ulumasıydı.Bu yaşta bile,gecenin bir yarısı,sokakta havlayan köpekleri duyduğumda kendimi yorganın altına atarım.Nefesimin sıcaklığıyla uykuya dalana kadar korur beni,bilmediğim dünyanın bilmediğim şeylerinden.