Category Archives: Öykü

Bir Tek Sürpriz

Gözlerine bakıyorum,gitme diyorum:Faydasız…Gitmekte kararlı.Saat akşamın 9′u.Bilmediği bir şehirde,bir yere gidemez.Ben gitmeye niyetleniyorum.Tutuyor kolumdan,gitme diye yalvarıyor.Ev tek göz:Bir tane yatak var.Beraber uyuyalım diyor,son bir gece…Gideceğim diyorum,hıçkıra hıçkıra ağlamaya başlıyor.Sakin kalmaya çalışıyorum ama başaramayacağımı  biliyorum.Gidip yanına oturuyorum.Gitme diyorum,ne sorunumuz var bizim?Sana küfür etmiyorum,sana saygılı olmaya çalışıyorum.Ne bekliyorsun hala benden.Ağlaması şiddetleniyor.Daha fazla dayanamayıp ben de ağlamaya başlıyorum.Sarılıyor bana.Yatıyoruz öylece iki ayrı yabancı,iki aynı yatakta.Gitme…Hıçkırıkları şiddetleniyor:Ağlıyorum,ağlıyoruz…

Uyandığımda ağlıyordum.Böyle bir deneyim yaşamış olmak insanı üzüyor.Sanırım çok fazla kötülük yaptım geçmişte.Bunun karşılığını da görüyorum ve göreceğim.

**********

Benim hayatım boyunca özlemini çektiğim ender şeylerden birisi de sürprizlerdir.Şaka gibi ama geçmişime dönüp baktığımda bana yapılmış hiç bir sürpriz hatırlamıyorum.Ne ailemden,ne arkadaşlarımdan ne de sevgililerimden…Bildiğim birkaç sürpriz var,ancak onlar da siyasetçilerden ülkeye yapılmıştı.Hala beni şaşırtırlar.

Bir Nefes Hayat

Gözümü açıyorum.Hava daha aydınlanmamış bile.Kalbim parçalanırcasına göğüs kafesimi döverken,nefes almaya çalışıyorum.İşe yaramıyor.Ölmek üzere olduğumu düşünüyorum.Koşuyorum mutfağa.Bir bardak suyu içmeye çalışıyorum.Kendi kendime sakinleşmem gerektiğini anlatırken birden nefes almaya başlıyorum.İnanılmaz bir rahatlık.Yere çöküp kalıyorum.Nefesin bile ne kadar önemli olduğunu kavramaya çalışıyorum.Çık diyorum kendi kendime.At kendini dışarılara.Git ve gelme…

Sabahın ayazında üstümü giyinip,kendimi güne uyanan bir şehrin kollarına atıyorum.İnsanlar yol kenarlarında minibüslerini,servislerini beklerken sigaralarını;sevgililerinin dudaklarını öpermişcesine,zevkle içiyorlar.Hepsinin yüzünde aynı bakış…

İlk gelen minibüse atlayıp şehir merkezine doğru yol alıyorum.Minibüsün içindekiler yarım kalan uykularına devam ediyormuşcasına sessizler.Bir kaç tane lise öğrencisinin arada sırada kikirdemeleri,minibüsün içindeki sessizliği bozsa da bu duruma kimsenin aldırdığı yok.Hayat hala onlar için güzel çünkü.

Minibüs yolculuğumu bitirip,indiğim yerin yan tarafındaki tren istasyonuna gidiyorum.Çocukluğumun alışkanlığını asla bırakamadım.Ne zaman canım sıkılsa trene atlar,canımın istediği yere giderdim.Treni severdim.Babam trenciydi çünkü.

Burada da manzara minibüstekinden farklı değil,herkesin üzerinde bir ölüm sessizliği var.Bu sefer sessizliği bozan öğrenci gülüşleri değil,insanların dinlediği müzik çalarlar.Her taraftan farklı bir ses çalınıyor kulağıma.Bir çoğu asgari ücretle çalışan bu insanlar,nasıl oluyor da hayatları yolundaymış gibi davranabiliyorlar.Belki de çoğu hayat denilen bu yarışı en baştan kaybettiklerini düşünüyorlar ve kaderlerine boyun eğiyorlar.Kendi kendime onlar gibi olmayacağımı söylüyor ve ilk istasyonda trenden iniyorum.

Artık kendime gelmeye başladığımı anlıyorum.İstasyondaki su kutusuna para atıp,bir şişe su alıyorum biraz rahatlatır umuduyla.Karşıdan gelen treni beklerken şehirdeki seslerin artmaya başladığını anlıyorum.Tren geliyor ve arka tarafa doğru yürüyüp boş bir yer buluyorum.Bindiğim vagon bir önceki geldiğim trenden nispeten daha kalabalık ve sesli.Birden gözüme birisi takılıyor.Beyaz teniyle,uzun saçlaryla,zarif  duruşuyla o kadar insanın içinde dikkatimi çekmeyi başarıyor.Bakışlarımı çekmeye çalışıyorum.Öyle baktığımı görürse tersleyeceğinden korkuyorum sanırım.Birden beni farkediyor ve gözünü gözümden çekmeden bana bakıyor.O anın bitmemesi için yalvarıyorum.Tren yavaşlıyor ve kapıya doğru yöneliyor.Gözlerim hala onun üzerinde.Peşinden gitmek istiyorum.Ayağa kalkacak dermanım kalmamış.Tren duruyor.O vagondan çıkarken hayatımda hep istediğim ve hiç kimseden göremediğim bir şekilde bana gülümsüyor.Kırk yıllık sevgilimi uğurluyormuşcasına el sallıyorum.Tren hareket ediyor…

Gecenin Karanlığında

Dışarıdaki köpeklerin ulumaları,sanki kulaklarımın içinde yankılanıyormuş gibi geliyor.Yatağın içinde  yavaş yavaş terlemeye başlıyorum.Yine bir korku hali bastırıyor üzerime.
Küçüklüğümden kalma bir korku bu.Daha ilkokul yıllarımdayken annemin İstanbul’daki teyzesinin evine gitmiştik.Çok garip ve gizemli bir evi vardı.Değişik de bir kokusu.Geceleri rüzgarın sarstığı küçük banyo penceresinden gelen sesler,odanın içinde hayaletler belirecekmiş gibi bir hava yaratırdı benim çocuk dünyamda.İşte köpek sesinden korkmam da o zamanlara rastgeliyor.

Bir gün yine o evin içinde vakit geçirmeye  çalışırken,teyze bizi yanına çağırıyor.Annemlerin yanına geçip sessizce dinlemeye başlıyorum anlattıklarını:”Ben daha 34-35 yaşlarındayım.Rahmetli enişteniz yanımda,beraberce sarılmış yatıyoruz.Gecenin bir yarısı,karşıdaki fabrikanın iki köpeği bütün güçleriyle ulumaya başladılar.Kalkıp karşıdaki pencereden dışarıya baktım,dışarıda tek bir dal oynamıyordu.Yatağa döndüğümde enişteniz soğuk soğuk ter döktüğünü görünce ona^hava sıcak,sana bir bardak su getireyim^diyerek odadan çıktım.Mutfakta suyu doldururken köpeklerin çığlıkları daha da yükseldi.Odaya döndüm ki ne göreyim:Enişteniz sapsarı kesilmiş;sık bir şekilde nefes alıp veriyor ve iniltiler çıkarıyor.Ben ölümü hiç tanımıyordum tabi o zamanlar.Nereden bilebilirdim o döktüğü terlerin ecel terleri olduğunu.Meğerse Azrail yaklaştığı zaman köpeklere görünürmüş.Hayvancağızlar da ne yapsınlar korkularından bütün güçleriyle ulumaya başlarlarmış.”

Hikaye bittiğinde odanın içi sessizleşmişti.Kimse söyleyecek bir söz bulamıyor ve herkes teyzeye bakıyordu.O sırada bir anneme baktım bir de babama.Annemin gözünden yaşlar dökülüyordu.Babam ise kayıtsızca teyzeyi izliyordu.Ben ise korkmuştum.

Çocuk aklı işte,yıllardır o hikayeden aklımda kalan en kötü şey köpeklerin bütün güçleriyle ulumasıydı.Bu yaşta bile,gecenin bir yarısı,sokakta havlayan köpekleri duyduğumda kendimi yorganın altına atarım.Nefesimin sıcaklığıyla uykuya dalana kadar korur beni,bilmediğim dünyanın bilmediğim şeylerinden.

Gitme Zamanı

Evlenmelerinin üzerinden 4 sene geçmesi,ilişkilerini güçlendireceğine gittikçe onları birbirinden uzaklaştırmaya başlamıştı.Beraber gidilen o arkadaş yemeklerinde insanlara mutlu çift görüntüsü vermek çok zorlaşmıştı .Hayatın kendisinin sürekli bir değişim içinde olması,kendisini kabuğundan çıkmaya zorluyordu.Ancak o kadar zor geliyordu ki yeniden başlamak,bunu ne kendisine ne de karısına itiraf edebiliyordu.

Her şey ne kadar güzeldi oysa eskiden.Kendisi gibi bir insan bulduğu için nasıl da havalara zıpladığını,arkadaşlarına evlenmek istediği kızı bulduğunu anlatırken,gözleri parlıyordu.Kendisinden bu kadar emin olduğu için hemen evlenmişlerdi zaten.Fena da başlamamıştı hani.Herşey yolunda gidiyordu.Sahi nasıl olmuştu da birbirlerinin gözlerinin içine bakamaz olmuşlardı.Nasıl olmuştu da o uzun sevişmeler yerini,birbirleri için zorunluluğa bırakmıştı.

Bir evlilik nasıl olurdu da bu kadar hareketsiz hale gelebilirdi.Sebebini biliyordu aslında ama bunu kendine söyledikçe kendi gururunun kırılmasından korkuyordu.Belki karısı kendisini saymıyor olabilirdi ama bunun sebebinin kendi rahatlığı olduğunu da çok iyi biliyordu.Netice de uzaklaşmışlardı işte.Onu asıl korkutan karısının sessizliğiydi.Bazı geceler hiç konuşmadan yatağa giriyor,sessizce kahvaltısını yaptıktan sonra işine yol alıyordu.Bu kadar nefret edilecek ne yapmıştı bilemiyordu ama bunun böyle olmasını da pek umursamıyordu.

Bir gün bir arkadaşından  telefon geldi.Acilen evine gitmesini ve olanlara kendi gözleriyle şahit olmasını istemişti.Korkarak ama korktuğunu belli etmeyerek;midesindeki o kasılmaya aldırmadan evine doğru arabasını sürmeye başladı.Nasıl bir manzarayla karşılaşacağını anlayarak ama anlamamazlıktan gelerek evin kapısına yaklaştı.Kapıyı açmasına gerek kalmadan içeriden gelen erkek sesiyle irkildi.Arkasını döndü ve arabasına doğru yürüdü.Artık gitme zamanı gelmişti.

Bir Sonbahar Günü

29 yıl önce bugün,bu saatlerde işkence odalarından gelen çığlıklar,tank paletlerinin sesine karışıyor
kadın,genç,yaşlı demeden insanlar evlerinden alınıyorlar,karşı çıkamadan,sessizce başlarına gelecek sonu bekliyorlardı.

***********

Sokağa çıkma yasağının ilan edilmesinin hemen ardından Ali Bey’in evi basılmış,yıllarca büyük bir titizlikle oluşturduğu kütüphanesi darmadağın edilmiş,Ali Bey’e söz hakkı tanınmadan  onu alelacele götürmüşlerdi.Tabi içerideki kargaşadan,kucağındaki 2 yaşındaki çocuğuyla beraber Müjgan Hanım da payını almış,her türlü hakarete maruz kalıp,üstüne bir de tokat yemişti.

***********

Aradan 60 gün geçmesine rağmen Ali Bey’den haber alamamıştı Müjgan Hanım.Evin basılmasının ertesi günü sokağa çıkma yasağı kısmen kaldırılmış,hemen ardından ağlaya ağlaya babasının evine gelmiş ve burada çaresizce kocasından haber almaya çalışmış ancak başarılı olamamıştı.Etrafta bir işkence söylentisi dolaşıyor ve bu söylenti onu korkutuyordu.

***********

110 günün ardından hala haber alamadığı kocasının öldüğünün haberini aldı  Müjgan Hanım.Bir gazetede,kocasının gözaltından kaçmak isterken vurulduğuna dair bir küçücük bir orta sayfa haberiydi.Küçük ve soğuk ama insanın içine akkor düşmüş gibi yakan bir haber.O gün bu gündür,kocasının cenazesinin defnedildiği mezarı aramakla geçiriyor Müjgan Hanım.

************************

Öyküye konu olan Müjgan Hanım gibi yüzlerce insan 29 yıldır kocalarının,babalarının,ablalarının peşinden koşuyorlar.Üstelik canlısını değil sadece kemiklerini bulmak için.
Yüz binlerce insanın işkence gördüğü,binlercesinin o işkencelerde öldürüldüğü bir mezbahaydı 12 Eylül.Yaşayanların yüreklerine korku salan bir mezbaha.Bu mezbahanın kasaplarının hala dışarıda devletin koruması altında gezinmelerinin 12 Eylül’ü çok derinden yaşayan insanlara nasıl bir duygu yaşattığını,bilmem anlatmaya gerek var mı?
12 Eylül’ün yıldönümünde en azından cuntacılar yargılanabilir,yıllardır özür bekleyen insanların yüreğine biraz su serpilebilir.Sizce çok şey mi istiyorum?

Şehre Doğru

Yaklaşık on üç saatlik bir yolculuğun ardından doğduğum,büyüdüğüm ve birey olduğum şehre varıyorum.Çok yorucu oluyor bu şehire gelmek.Yolun sonu gelmiyor bir türlü.Ben bu şehre gelmek istediğim zaman,şehir beni kendisinden uzaklaştırmak isteyen bir çocuk gibi iteliyor  yanından.Ben sadık bir baba gibi  inadına kollarıma almaya çalışıyorum onu.Ama nafile…Hiçbir işe yaramıyor.
İniyorum otobüsten.İner inmez başımdan aşağıya kaynar sular dökülüyor.İnanılmaz bir sıcak vuruyor insanın suratına.Taksiye biniyorum.Şehrin içinden yavaş yavaş evime doğru giderken şehir olmak ile köy kalmak arasında sıkışmış bu yarımetropol şehir harketlenmeye,dükkanların kepenkleri açılmaya başlıyor..Bu kadar taksi yolculuğunu yeterli görüp bir dolmuşa atlıyorum.Dolmuşları bir şehri anlatan en iyi yerler olarak görmüğümden olsa gerek insanları izlemeye başlıyorum.İnsanların kalabalar içinde yalnız kaldığının canlı kanıtları olan dolmuşun içi sessiz.Hiçkimse yeni gelen günü kabullenmişe benzemiyor.
Yavaş yavaş evime yaklaşıyorum.Şehre ait portakal ve limon ağaçlarından yayılan o harika koku içime doluyor.Sadece derin nefesler alarak adımlarımla ses çıkartmadan  yürüyorum.Artık kendimi oraya ait hissedemediğim evime girip,yatağıma atıyorum kendimi…

Özlerken

Sırtına değen sıcacık  bedenin varlığını hissederek uykusundan uyanırken,arkası dönük yatan kıza şöyle bir baktı.Aynı anda yüzüne yayılan o küçük gülümseme kayboldu.Yataktan doğrulup,sigarasıyla çakmağını buldu.Tek bir nefes çekti.Ve  o küçük boncuklar gözlerinden aşağıya dökülmeye başlamıştı bile.Kendi kendine söylenmeye başladı:

-Ne sanıyordun ki,Sanki sonsuza kadar sürecek miydi?

-Söz vermişti ama sımsıkı sarılıp uyuduğumuz gecelerde.Hiç mi anlamı yoktu onun için bunların?

Hiçbir anlamı olmadığını biliyordu ama kabul etmek de istemiyordu.Sustu…Yatağa dönüp kadını dikkatlice incelemeye başladı.Yavaş yavaş ona benzediğini farkediyordu.Ya da benzesin istiyordu işte.Ama gitmişti .Tıpkı bu kadının da ertesi sabah yapacağı gibi sessiz sedasız,bir hoşçakal bile demeden…Yeniden yataktan kalktı.Yatak odasının başköşesindeki koltuğa oturdu.Yalnız kalmak istiyordu.Gözlerini mutlu olabileceği rüyalara doğru kapatırken ağzından çıkan son kelime onun adıydı.