Aslında bu yazıyı bundan yaklaşık 2 hafta önce, 27 kasımda yazmam gerekiyordu. Ancak gerek işlerin yoğunluğu gerekse okul vakitlerinin fırsat vermemesi yüzünden bu yazının yayınlanma tarihi ne yazıkki biraz gecikti.

Biliyorum ki Türkiye’deki bir çok insanın hayallerinden birisidir Londra’ya gelmek. Ama belirtmek isterim ki eğer buraya geliş amacınız tamamen eğitimse ve geri dönme planları yapıyorsanız; üstüne üstlük kendi geçiminizi de kendiniz sağlamak zorundaysanız Londra gerçek anlamda Londra olmuyor sizin için. Sabahın yedisinde kalkıp okula gitmek ardından da işe gidip çalışmak çok yorucu. Biliyorum bunu çocukluğundan beri yapan insanlar mevcuttur ama eğer buna alışmış bir bünyeniz yoksa hisleriniz değişik oluyor. Tabi bunları yaparken kendinize Londra’da olduğunuzu hatırlatıp eğlenmek istiyorsunuz.  Akşamları da arkadaşlarla gezince gerçekten 24 saat yetmiyor. Ama yine de itiraf etmeliyim buraya geldiğim ilk 6 ay gerçekten çok eğlendim.

Londra’ya gelişimin kısa bir öyküsünü yapayım isterseniz. Zira bu konuda daha önce birşey yazmadım. 28 Ekim 2010 da vize başvurusunu yaptıktan yaklaşık 12 gün sonra vizem on saatlik çalışma izniyle elime geçti. İlk işim Türk Havayolları’ndan Adana-Londra tek yön bileti almak oldu söyleyeyim çünkü gerçekten biletler bazen çok pahalı olabiliyor. O dönemdeki kurban bayramını ailem ve arkadaşlarımla geçirip öyle gitmek istiyordum. Bu yüzden 27 Kasım tarihinde uçmayı uygun gördüm. Tabi burayı az çok bilen insanlar ne kadar soğuk ve yağışlı bir yer olduğunu da tahmin edebiliyorlardır. Bu konuda iyi bir alışveriş yapmak gerekiyor ve ben de tabiki öyle yaptım. Bayramı da geçirip Londra’nın yolunu tuttum. Söylemem gerekiyor ki uçak alçalırken insanın heyecanı gerçekten de artıyor. Zira şöyle bir aşağıya bakıyorsunuz ve arabalar ters yönden geliyor ve bu bile insanı başka düşlere götürüyor.

Nihayet iniyorsunuz. Vize kontrolüne giderken heyecanınız daha da artıyor. Çünkü UK Border Agency bu konuda çok sert. En ufak bir hatanızı arıyorlar. Bütün evrakların tam olduğunu tekrar kontrol edip, uçaktayken verilen Landing Card’ı da doldurup vize kontrolüne gidiyorsunuz. Size çeşitli sorular soruyorlar ve eğer de iyi bir memura denk gelirseniz rahat rahat içeri giriyorsunuz.

Londra’da bulunan 4 tane havaalanından hangisine indiğinize bağlı olarak şehir merkezine gidiş şekliniz değişiyor. Eğer tam merkezde olan Heatrow havalimanına inerseniz ulaşım konusunda şanslısınız demektir. Avrupa’nın en büyük hava taşımacılık merkezlerinden birisi olan bu havaalanından Londra’ya ulaşım metrolarla sağlanıyor. Ama eğer Heatrow dışındaki havaalanlarından birisini tercih ederseniz ( Luton, Stansteid, Gatwick) ya üst trenler almanız ya da dışarıda sizi bekleyen otobüs firmalarından birisini tercih edip gideceğiniz yere ulaşmanız gerekiyor.

Gelelim Londra’ya: Avrupa’nın başkenti olan bu şehir gerçek anlamda dünyanın da eğlence merkezlerinden birisi. İngilizler’in o bilinen soğukluğu akşamları bitiyor diyebilirim. Çünkü alkol almaya başladıktan sonra gerçekten konuşkan insanlar haline geliyorlar. İngilizce’yi geliştirmek için publara gitmek de bilinen en iyi yöntemlerden birisi zaten. Bunun dışında yabancı arkadaşlar edinmek de gerçekten çok önemli. Aksi taktirde ingilizce öğrenmek tam bir işkence haline gelebilir.

İngiltere’deki iş imkanlarını ve İngiltere’nin ekonomik durumunu da bir sonraki yazıya bırakırken sizlere tavsiyem eğer imkanınız varsa buraya gelip en azından üç ay kalmanız. Türkiye’de öğrendiğiniz ingilizcenin bir işe yaramadığını burada anlıyorsunuz çünkü. Herkese iyi günler.