Yazamamak üzerine

-Ne yazsak Tarık bugün?
-Bilemedim ki şimdi davos krizini mi yazsak?
-Oğlum dün demedin mi bir kaç gün bekleyip ikinci yazıyı ondan sonra yayınlayacağım diye.
-Doğru söylüyorsun,dedim ama aklıma birşey de gelmiyor ki şimdi.
-Gelmez tabiki.Gecenin 02.00’ına kadar oturur poker oynarsan olacağı bu.
-Ya öyle deme ama çok zevkli,ayrıca halı sahada o kadar top koşturdum, yoruldum.Dinlenmek benim de hakkım değil mi?
-Bakıyorum da bahaneler çabuk gelmeye başladı Tarık Bey.
-Haklısın.Bunun bir bahanesinin olmaması gerekiyor.Birşeyler yazmalıyım ama ne?
-Yazmak için birşeyler arama.Onlar gelir seni bulur zaten.Sen şimdi herkese iyi geceler dile.
-Peki o zaman.İyi geceler…

Başbakan Davos’tan olaylı döner(se)

Sabah uykumdan uyanmışım,geçmişim bilgisayarın başına mağrur mağrur bilgisayara bakıyorum.Hışımla anneme,

-Anne ne yaptın bu bilgisayara yine?
-Ne oldu ben ne yapmışım ya?
-Ayarlarıyla oynamışsın,baksana Erdoğan Peres’le Davos’ta tartıştı yazıyor.Ne yaptın sen buna?

Birden bire kafama birşeyler dank ediyor.Aceleyle içeri koşuyorum,televizyonun kumandasını kaptığım gibi bir haber kanalını açıyorum,

“-Evet Sayın Gürsel?Siz nasıl değerlendiriyorsunuz Başbakan’ın bu tutumunu?
-Efendim,tam bir skandal…”

gibi uzayıp giden sıkıcı tartışmalar için bir bahane daha…

*************

Başbakan yine bir bomba patlattı,ama bu seferki bombanın tahrip gücü Türkiye kadar düşük çaplı değil,dünyayı sarsacak kadar büyük çaplıydı.

-Öldürmeye gelince siz çok iyi bilirsiniz. Ülkenizde Başbakanlık yapmış kişilerin sözleri vardır
Tankların üzerinde Filistine girdiğimde kendimi mutlu hissediyorum diyen başbakanlarınız vardı.

diye uzayan sözlerinde gerçek payı yok mu?Bunu inkar edecek kadar siyasete bulaşmadık.Hatta Dünya’daki bir çok insanın hislerine tercüman oldu bile diyebiliriz.Bu konuda benim ne düşündüğümü ise bu konuyu biraz daha irdeledikten sonra yazmak istiyorum.Çünkü benim aklıma gelen ilk düşünce dış politikayı,iç politikaya kurban etmesi yönünde oldu…Eminim yaptığı işin bu kadar basit olmadığını kendisi de biliyordur.

Hep Gülümsemen Dileğiyle


Bir adam tanıyorum:Bana hep en yakın olmakla birlikte hep uzaklarda olan.Belkide hepimizin vardır böyle bir dostu.Her zaman yanınızda olmaz ama her zaman yanınızda olduğunu bilirsiniz.Öyle bir adam tanıyorum bende.

Aklınıza bir yüz gelsin,kederlendiğini nadir gördüğünüz,hayatı ti ye alan,dertlerini her daim sallayan.Ve aklınıza her geldiğinde sizi de gülümsetmeyi başaran…Herkes hayatında böyle bir insana ihtiyaç duyar.Ve bende böyle bir insanı tanıdığım için çok şanslıyım.

İyi ki doğdun kardeşim Volkan.Nice Yıllara

Atilla Olgaç’a tepkiler


Atilla Olgaç yıllarını tiyatroya vermiş saygıdeğer bir tiyatro oyuncusudur.Ancak son zamanlarda kendisini Atilla Olgaç yapan tiyatrocu kişiliğiyle değil de,1974 Barış Harekatındaki asker kişiliğiyle karşımıza çıkmayı yeğledi.Kendisini bunu yapmaya iten psikolojik ve sosyolojik eğilimler nelerdir bilemiyorum.Bunları neden söylediğini merak edip konunun ayrıntılarına da girmek istemiyorum.Benim için daha önemli olan şey,anlattıkları…

***************

Olgaç’ın anlattığı şeyler kabullenilebilir şeyler değil.Zaten insanlığa olan bakış açım bunların çok vahşice eylemler olduğunu anlatıyor bana.Ancak medyada verilen tepkiler,sokakta karşılaştığım insanlardan aldığım tepkiler beni daha çok şaşırtıyor.

***************

Türk Toplumu olarak son yıllara damgasını vuran cinayetler gördük.Hemen aklıma Hrant Dink‘in öldürüldüğü zaman yaptığım tartışmalar geliyor.Sonuna kadar kendisini savunduğum bu insanın ölümünden zevk alan,ölümünü doğru bulan,onun ölümü hakettiğini düşünen onlarca insanla tanıştım..Keza Rahip Santoro cinayetinde,onun hristiyan olduğunu bu yüzden de ölümü hakkettiğini düşünen insanlarla büyük tartışmalara girdim.Gariptir ki bu kadar şey gördükten sonra insanların bu olaya verdikleri tepkiler beni şaşırttı.Kimse bu olaya savaş hali deyip,bize Atilla Olgaç’ı haklı göstermeye çalışmadı.Ya da Atilla Olgaç için hiçkimse kimse yürümedi.Hiçkimse Onu bayrak haline getirmedi…Bunlar bana birşeylerin değiştiğini gösteriyor.Ya da en azından bana bu konuda umut veriyor.

***************

Bu konuda söylemek istediğim birkaç şey daha var.Atilla Olgaç’ın bunları anlatması bize birazda olsa savaşta yaşanan şeylerin gerçekliğini gösterebilir.Savaşlar bize göründükleri kadar basit değildirler.Ve savaşlar her zaman en büyük yarayı masum insanlar alır.Umudumuz savaşların olmadığı yaşanabilir bir dünya.

Erdoğan ve İstanbul

Aslında blog üzerinden siyaset yürütmek istemiyordum.Amacımı daha edebi ve ilmi şeyler yazmak olarak belirlemiştim.Ancak bazen gündeme öyle şeyler gelirki içim içimi kemirebilir.İşte o zaman yazmam gerektiğine karar verirsem de beni kimse durduramaz.Bugün öyle bir gün…

***************

Yıl 1994,27 Mart genel seçimleri.O zamanlar 7 yaşında bir çocuğum.O ve o günü takip eden bir kaç günü hayal meyal hatırlıyorum.Tayyip Erdoğan’ın İstanbul Belediye Başkanı olmasını da.Ancak o dönemi benden çok daha iyi hatırlayan birisi var.O dönemi, SHP İstanbul Belediye Başkan adayı Zülfü Livaneli’den okuyalım.

***************

“Seçimden sonra oylarımızın yok edildiği,sandıkların evlere götürülüp düzenlendikten sonra seçim kuruluna verildiği yolunda bir çok ihbar yapıldı.İnsanlar isyan ederek bizi arıyor ve kendi oy verdiği sandıklardan bile oy çıkmadığını anlatıyorlardı.Sandık başlarında açılan oylar parti çizelgesine işaretlenirken,çok miktarda oy başka partiye işlenmişti.Bundan en çok zarar gören bizdik.Çünkü herkes kazanacağımızı düşündüğü için hedefteydik ve sandık başında iyi temsil edilmiyorduk.
27 Mart,yakın tarihin en tartışılan seçimlerinden biri oldu.Çöplüklerde yakılmış oylar bulundu,sahte oy pusulası basan matbaalar olduğu tespit edildi,okul sobalarında yakılan oylar bulundu.Ama seçim kurulları bunca kanıt karşısında bile seçimi iptal etmediler.Onların mantığına göre sahtekarlık vardı ama ele geçirilen yakılmış oy pusulası sonucu değiştirecek sayıda değildi.”

***************

Büyük usta bize olayın içinden bunları anlatıyor.Bugün milliyetin internet sitesinde bir haber var.Başbakanın Kılıçdaroğlu’na yüklendiğini anlatan bu haberde Başbakan İstanbul’a yaptıkları hizmetlerden bahsediyor;gecekonduların olduğu sokakların yollarının eskisi gibi çamur içinde değil,artık asfaltlarla kaplı olduğunu söylüyor.İstanbul’un içindeki mahallelere hiç gitmemiş sayın başbakan anlaşılan.Keşke gerçekler ağızdan çıkarkenki kadar basit olsa.Ama ne yazıkki olmuyor. Tıpkı 1994’teki seçim sonuçları gibi.Tıpkı İstanbul’un modern bir kente dönüştürüldüğü gibi…

Not:İstanbul’lu arkadaşlarımdan,onlar varken bunları yazdığım için özür diliyorum.
Not 2:Bu yazımda 94 seçiminde usulsuzluk olduğunu değil,Seçimler hakkındaki iddiları yazdım.Yanlış anlaşılmasın…

Bonjovi ile Azer Bülbül Arası Bir Yerlerde

Ağzımda bir şarkı tutturmuşum.Sürekli aklıma geliyor.“Sitting here wasted and wounded At this old piano” diye sürüp gidiyor tadımlık bir şarap kıvamında.Dillendikçe daha tatlı hale geliyor.

****************

Yıllarca Haluk Levent dinledim.Hatta dinlemek yetmedi bu kadar güzel söyleyen bir adamla çok ortak yönümüz vardır dedim,kendisine ulaştım.Çok güzel anılarım vardır kendisiyle.Ancak böyle etkiler bırakamıyor bir türk müzisyen benim kulaklarımda

****************

Dikkat ettim de kaliteli eserler çıkaranı da bizden saymıyoruz biz. Nazım Hikmet,Yaşar Kemal,Orhan Pamuk,Fazıl Say…Yani benim ülkemde işini iyi yapmak göze batıyor.Farklı geliyor bu insanlar bizim insanlarımıza

****************

Bindim dolmuşa bir baktım birşeyler mırıldanıyorum.Adam da ters ters bakıyor suratıma.
-Bed of Roses abi bilir misin
-?
-Bon Jovi ya
-(sinirli bir bakışla cd çaların sesini açıyor,sert bir tonla)Ben anlamam yegenim

****************

En muhafazakarından en çağdaşım diyenine kadar ülkem insanında gözlemlediğim bir şey var:Değerlerden kopamama.Yıllar önce babamda gözlemlediğim bir şeydi,yıllarca devrimi savunup da yegeninin kısa etek giymesine engel olmak.

****************

Ne yazık ki aydınlanamamak ülke olarak bizim yapımızda var.Aydın olanların önündeki engeller de benim tezimi destekler nitelikte.Ama inanmaktan vazgeçmiyorum.Bir gün o dolmuşa bindiğimde Azer Bülbül yerine Bon Jovi duyacağımın hayalleriyle yaşıyorum ben.

Artık Demir Alma Günü Geldiyse Volkan’dan,Blogger’a Giden Bir Link Kalkar Google’dan

Yazmaya karar verince insanın kafasında onlarca tilki dönüyormuş .Sürekli birşeyler yazma gereksinimi duyuyormuş insan.Halbuki tam olarak ne zaman yazmaya karar verdiğimi bile tam anımsamıyorum?Sanırım 1 yıl önce sürekli yazma fikrini kafama koydum.Sorunda işte burada ya,ancak bir yılın sonunda uygulamaya geçtim.Uygulamaya geçmemin tek nedeni Volkan Davulcu’nun kendi kişisel sitesinde bana yazarlık teklif etmesi.Sonuçta temel etmen yine ben değilim…

Yazarlık teklifi gelince tamam dedim yazmalıyım artık.”Okudum. Az veya çok okudum.bir hayat görüşüm oluştu,artık yaz,aklında kalacağına blog’unda kalsın.”İşte beni asıl yazmaya iten de son söylediğim oldu.Belki burada insanların bihaber olduğu birşeyler yazacağım ve kimse okumayacak.Ama ben buyum.Ki zaten buyum demek için yazıyorum.Ancak bir sorun vardı ki en başta belirttiğim gibi Volkan kişisel bir sistem kurmuştu kendine.Ben orada yazmaya başladıktan sonra çevresineden ve çevremden gelen tepkiler beni yeni bir kişisel sistem kurmaya itti.Kim bilir,bir bakmışsınız kendi adıma bir siteyi de yayına sokmuşum.Ancak şu anda Volkan’ı bile kıskandıracak bir sistemim var.Nice güzel yazı nasip olsun bize.

Merhabalar Blogger…

Tekstil Piyasası ve Kriz

Tekstil Piyasası…Ekonominin asla kırılmaz denilen çarkları idi,taki 2001 krizine kadar.Şu anda derin bir çıkmazın içinde olan bu sektörde neler değişti hep beraber bir irdeleyelim.

2001 yılının 21 şubatı…Türkiye tarihine kara çarşamba olarak geçen gün,tekstil sektörünün de çıkmazlarının başladığı zamanla örtüşen tarih.Bu dönemde bir çok işletmenin battığı gerçeğini hepimiz biliyoruz;ancak krizler fırsata dönüşebilir mantığını çok iyi yürüten tekstilcilerimiz de yok değillerdi…

2001 krizi için belli başlı şeyler söylenebilir,ancak hemen krizin arkasından Türkiye’ye davet edilen ve ekonomiden büyük bir yetkiyle sorumlu olan Kemal Derviş,kısa dönemdeki etkin politiklarıyla ülkenin feraha çıkmasını sağlamıştır(Bugün akp krizden çıkışı kendi politikalarına bağlasa da işin aslı Kemal Derviş ve o dönemde onun politikarlını büyük bir kararlılıkla destekleyen Merkez Bankası başkanı Süreyya Serdengeçti’nin politikalarıdır).

Peki kriz neden tekstilcilere imkan sağlamalıydı?Bilindiği gibi tekstil sektörü dışa açık bir sektördür.Piyasada en ucuzu verip en kaliteliyi almak esastır.Yani basit kapitalist piyasa mantığı vardır.Ancak krizle birlikte döviz kurundaki artışlar ihracatçının çok fazla kar etmesine neden olmalıydı.Peki ne oldu?Piyasaya yepyeni bir ülke girdi.Çin

Burada Çin’i anlatmaya gerek yok sanırım.Ancak Çin konusunda bazı önemli kavramlarımız olmalı aklımızda.Bunlardan ilki ucuz emek,ikincisi ucuz hammadde.Şimdi tekrar soralım.Yıllardır çok az koyup çok fazla kazanmış tekstil üreticilerimiz,çin gibi bir rakip karşısında nasıl bir rekabete girebilirler.

Bu rekabet edememe durumu sektörü dibe doğru sürüklemeye doğru devam ediyor.Artık sektördeki mavi yakalılar asgeri ücret sınırında günün büyük bölümünde çalışarak geçimlerini sağlamaya çalışıyorlar.

Yapılması geren şey ise Tekstil üreticilerinin tatlı uykularından uyanması,artık işe daha reel bakmaları.

Kaynak: www.tuik.gov.tr dış ticaret endeks verileri…

Sosyal Devlet’e halkın katılımı

Sosyal Devleti, devletin sosyal barışı ve sosyal adaleti sağlamak amacıyla sosyal ve ekonomik hayata aktif müdahalesini gerekli ve meşru gören yönetim anlayışı olarak tanımlıyoruz.

Kısaca özetlemek gerekirse 29 krizinin patlak vermesi ve serbest piyasanın bu krizden tek başına çıkamaması sonucunda keynes’in önerdiği ve avrupa ülkelerinin ikinci dünya savaşının yaralarını sarmak üzere kullandığı devlet anlayışı olarak da tanımlayabiliriz.

Bunların hepsini anlatmak niyetinde değilim.Söylemek istediğim şey,sosyal devletler;devletin kendi vatandaşlarıyla güç paylaşmasıyla oluşurlar.Bu demek oluyor ki Sosyal Devlete birebir o devletin vatandaşının katılması gerekiyor.Peki Türkiye’de bu sistem nasıl işlemiş bir de buna bakalım.

Sosyal Devlet bizde ilk olarak 1961 anayasasında geçiyor.Anasayasın 2. maddesinde devletin değişmez nitelikleri arasına giriyor.Yani:Türkiye Cumhuriyeti, insan haklarına ve başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan, millî demokratik, lâik ve sosyal bir hukuk Devletidir.Yine fazla ayrıntıya girmeden devam etmek istiyorum.Sosyal devlet anlayışının anayasada varlığı toplumu devlete ortak yapar demiştik.Yani devlet tam anlamıyla baba olacaktır.Büyümekte olan çocuklarına bakmak,onları kollamak,zor duruma düşerlerse onlara yardım etmek…Yıllarca Türkiye’de ki insanlar devletin bu özelliğini hatırlayıp devlete “baba” olarak hitap edeceklerdir.Ancak işler sanıldığı kadar kolay yürümez.80 darbesi sosyal devletin dünyada yarattığı o özgürlükçü akımı tamamen kesmiştir.Kısacası baba çocuklarını dövmeye başlamıştır.Çocuk babasına hasta olduğunu söylemekten korkar hale gelmeye başlamıştır.

İşte bugün hastanelerde gördüğümüz,karakollarda yaşadığımız çilenin anlamını burada hatırlamak gerekiyor.Hastanenin ortasında bayılan bir kadına 20 dakika boyunca tek görevlinin müdahale etmemesi,ve hiçbir vatandaşın buna ses çıkarmaması…Halbuki biz ne demiştik;sosyal devlet vatandaşın kendini güvende hissettiren;düştüğünde elini uzatacak bir yardım elini anlatmalıdır bize.Ve bunu istemek,istemeyip alamamak da o devlete nasıl ortak olacağını bilmeyen vatandaşın problemi haline gelmektedir.

Kısacası devlet toplum için vardır.Toplum,kendisinin işin içinde olmadan bu sistem işlemeyecektir…

Kaynak: Alper;Sosyal güvenlik teorisi

wikipedia ansiklopedi

Darbe ve TRT

12 Eylül 2008 tarihinde TRT stüdyoları darbenin 28.
yılı için gayet hareketliydi.Darbenin gerçekleştiğini bundan 28 yıl önce
insanlara duyuran ve daha sonra darbenin yaratmaya çalıştığı asimilasyon da
bizzat trt tarafından uygulandı.

Ve bugün trt,nedendir bilinmez(!) birden
darbenin yıldönümünde darbeye karşı canlı yayınlar,belgeseller hazırladı.Peki
trt’de yayınlanan 12 eylül konulu canlı yayınların konukları kimdi dersiniz?Ben
size hemen isimleri sayayım:

Programın
yöneticisi Ak partinin sıkı kalemşörlerinden:Taha Akyol

Hükümete yakınlığıyla bilinen zaman gazetesinin 2
kalemi:Mümtaz’er Türköne,Etyen Mahçupyan ve Mustafa Erdoğan ile radikal
gazetesi yazarı Murat Belge katıldı.

Ne
olmuştu TRT’ye de yıllardır görmezden geldiği 12 Eylül için birden programlar
yapmaya,darbeye karşı sesini yükseltmeye başlamıştı TRT.Acaba AKP medyasının bu
sene darbenin bu kadar üzerine gitmesinin altında başka bir şeyler yatıyor
olabilir mi(!)