İdefix E-Kitapları Kindle’dan Okumak

Yaklaşık 1 ay kadar önce Amazon Kindle aldım. Almaktaki amacım da açıkçası şuydu: Türkiye’ye döndüğümde ingilizce kaynakları rahat rahat takip etmek ve Londra’dayken de türkçe kaynaklara ulaşabilmek… Evet idefix’in e kitap uygulamasından haberdardım ve gerçekten bu beni çok cezbediyordu. Ancak kindle’ ı aldıktan sonra farkettim ki idefix kitaplarını bu cihazda okumak çok kolay değil. Çünkü DRM denilen (Digital Rights Management) bir olay var ve siteden aldığınız her kitap bu koruma ile geliyor ve  bu da çok can sıkıcı. Yapılması gereken kısa bir şey var aslında. Sadece idefixten aldığımız kitapların (Burada bahsettiğim şey telif hakkını ödediğimiz eser. Unutmayalım ki korsan aldığımız her ürün yayıncının hevesini kırmakta ve yeni yazarlara kapıları kapatmaktadır.) DRM’ini kaldırarak kindle’ımıza gönderebiliriz. Bu basit yöntemi burada anlatmayacağım. Eğer gerçekten idefixten kitap aldığınızı kanıtlarsanız size ayrıntılı olarak mail atacağım. Sadece yazının altına neden DRM’i kaldırmak istediğinizi yazmanız ve idefix kitaplığınızı gösteren bir fotoğraf koymanız yeterli olacaktır. Sevgiler

12 Mayıs: Şampiyonluk Şarkısı

12 Mayıs günü aklımda tek birşey vardı gerçekten: Ne olursa olsun şampiyon olalım… Çok iyi oynadık tüm sene ve kim ne derse desin sonuna kadar hak ettik bu kupayı. Binlerce kilometre öteden yine takımım için çarptı yüreğim. Ve bizim olanı aldık o gece, hem de ezeli rakibimizin bizzat kendi sahasında…Neyse yıllar sonra o bildik şampiyonlar ligi melodisi yeniden özdeşleştiği kulüple çalacak.

Bu arada final maçı günü aklımda bazı şeyler vardı: Acaba Fenerbahçe bizim elimizden kupayı alsa alkışlar mıydım? Sanırım ne kadar dalga geçsek de Fenerbahçe’nin bu kadar kötü olaylar yaşadığı bu sezonda şampiyonluk yarışına sonuna kadar devam etmesi büyük başarı. Başkanına sahip çıkması ve cezaevindeyken suçsuzluğuna inanıp onu yeniden başkan seçmesi büyük başarı. Şike olup olmadığına inanıyor muyum? Gerçekten bu soruya bir cevabım yok. Ama onlar inanmıyorlar ve sonuna kadar oynamaya devam ediyorlar. Gerçekten tebrik edilesi bir durum.

Londra: Melankoli?

Üniversite yıllarımda sürekli İstanbul’a gitmek isterdim.Çünkü o şehirde farklı bir melankoli olduğunu düşünür ve ben de o duyguyu tatmak isterdim(Tabi Orhan Pamuk kitaplarının etkisiyle) . Bu düşüncem Londra’da da değişmedi. İstanbul hala gönlümdeki yerini koruyor. Londra demişken bu şehrin insanın yazın gücünü etkileyebilecek türde bir havası olmadığını söylemem gerekiyor. Tabi bunun sebeplerini refahı yüksek toplum, 24 saat eğlence anlayışı ve uzun uzun çalışmaya odaklı topluluklar olarak açıklayabiliriz. Ama ne olursa olsun neden bu kadar yazma kabiliyetini körelttiğini anlamakta güçlük çekiyorum. O kadar ki bazen yazmam gerektiğini düşünüp bilgisayarın başına oturuyorum. Ardından da uzun uzun ekrana bakıyorum. Sonra birşey oluyor ve yine yazamayacağım sanırım deyip ekranı kapatıyorum. Pek tabi bunda uzun süren çalışma saatlerimin de etkisi var. Melankolik olmasa da çok acımasız bir şehir burası… Eğer ki bir hafta çalışmazsanız o bir haftayı kapatmak için bir ay çalışmak zorunda kalabilirsiniz ki ben insanların bunun farkında oldukları için haftada elli altmış saat çalışmayı tercih ettiklerini düşünüyorum: Ya olurda ileride çalışamazsak korkusu yüzünden…

Neyse sanırım hepsi yavaş yavaş arkada kalıyor. Çok az kaldı Türkiye’ye dönmeye. Ufak ufak kalbim teklemeye ve korkular kendini bulmaya başladı: Askerlik,İş arama vs. Ama ne olursa olsun tek isteğim şöyle bir ay kafa dinlemek, mutlu olmak, mutlu etmek. Ondan sonrasını akışına bırakacağım.

Not: Ben bu yazıları çok uzun aralıklarla yazıyorum yukarıda yazdığım sebeplerden ötürü. Ama blogumun yine de aylık 350-400 civarında tekil ziyaretçisi oluyor. Zamanını ayıran bütün dostlarıma ve ziyaretçilerime teşekkürü borç bilirim şu anda körelmiş olan beni hala yazmaya teşvik ettikleri için.

İyi pazarlar

Zorunlu Askerlik

İş yerinde birlikte çalıştığım Pakistanlı arkadaşım Türkiye’ye dönüp askerlik hizmetimi tamamlayacağımı duyunca bayağı bir şaşırdı: “Nasıl yani sizde askerlik zorunlu mu?” Siz de değil mi? diye sormadan edemedim tabi. Konu da buradan aklıma takılınca askerlik uygulamasının zorunlu olduğu ülkeleri araştırıp sizinle de paylaşmak istedim.

Tahmin edeceğiniz gibi dünyanın asıl oyuncularında askerlik zorunlu değil: Amerika birleşik devletleri Vietnam Savaşı’ndan sonra aşamalı olarak paralı askerlik uygulamasına geçmiş. İngiltere ve Fransa başta olmak üzere bir çok Avrupa ülkesinde de zorunlu askerlik uygulaması bulunmuyor. Yunanistan ve Bulgaristan’da ise bu hizmet hala bulunmakla birlikte vicdani ret gibi bir hakkınız ya da zorunlu kamu hizmeti gibi bir seçeneğiniz var. Gelelim Ortadoğuya… Bu bölgedeki ülkelerin büyük bir kısmında durum Türkiye’dekinden farklı değil. Mesela yahudi bir İsrail vatandaşı iseniz  ve kadınsanız hayatınızın iki yılını veya erkekseniz hayatınızın üç yılını askerlik hizmetine ayırmanız gerekiyor. Yine Ermenistan ve İran’da da durum pek farklı değil. Gelişmiş ekonomilerden Çin’de askerlik yapmak bir zorunluluk değilken Rusya’da durum tam tersi. Konuyu kapatırken Türkiye’de ki sistemi bilmeyenler için anlatayım: 20 yaşından gün alan ve üniversite mezunu olmayan her türk vatandaşı on beş ay askerlik yapmak zorunda. Üniversite mezunları ise altı ay ya da on iki ay…

**************

Geçenlerde yarı Türk yarı İngiliz bir arkadaşla tanıştım: Sami… Çok ilginç bir hikayesi var: Sami 26 yaşında ve Türkiye’ye gidemiyor. Şöyle ki: Annesi ile babası İstanbul’da tanışıp evleniyorlar ve Londra’ya geliyorlar. Çocuk doğduktan sonra babası her iki vatandaşlıktan da faydalansın diye oğlunu Türk vatandaşlığına da kaydettiriyor.  Olay da burada başlıyor: Hayatında sadece bir kaç kez, o da tatil amacıyla, Türkiye’ye gitmiş bu arkadaşımıza konsolosluktan bir kağıt geliyor: Tahmin edebileceğiniz gibi zorunlu askerlik hizmetini yapması için gelen bir celp. Bu arkadaşımız Türkçe bile bilmiyorken askerlik yapması isteniyor. Nasıl olacak sizce bu iş?

 

Running After Revolution

We have been living in a world of lies. Nothing is true what we hear on the TV, what we read on the newspaper. Our lives are not on our control.

I will tell you a short story about a hero tonight. I should ask you first: What does Ernesto Che Guevera mean for you? When I mention his name, the conversation starts to smell revelation,doesn’t it? The person who I tell you today is Deniz Gezmis, one of the most important revolutionary in the Turkey history.

***************

I remember my twentieth birthday: I was feeling like a nothing, still under the protection of my family. You know, at Turkey, your age is not a big point for the people. Even if you have a proper job to live your own life, it doesn’t matter for your parents; you are still a little child for them until you marry . I was this kind of person. I had no job, was not a student, as I said before I was absolutely nothing. Even though I was reading a lot, I was feeling wired to my family.

**************

Imagine a person, who is chairing hundreds of student in the university on twenties. This person is founding organizations and directing people to the revolution. When he is under surveillance, escaping and going for another country to take a guerilla training. Kidnapping people to stay against to imperialism. While doing this kind of things, he is not killing anyone because cares life of human. And when he is 25, executed by hanging and his last words show to us, he still has a brave before the execution: “Long live independence for the people of Turkey. Long live the great ideology of Marxist-Leninism. Long live the brotherhood of Turkish and Kurdish people. Damned be imperialism.”

When I think about him, I shame on myself. He was dead for his country on his 25  to make it livable, when he was younger than me… What about me, Why I am so hopeless? I have been questioning myself for a long time. What do you think? There is still any hope?

Faşizme Verilen Ceza Bu Kadar mı?

Daha önce de bir çok kez yazdım ayrımcılığın her türlüsüne karşı olduğumu. Bu ülke içindeki etnik unsurlarla sınırlı değil tabiki sadece. Tüm dünyada insanların teninin renginden dolayı, dininden dolayı ya da dilinden dolayı aşağılanması, baskı görmesine karşıyım.  Buradan Emre Belözoğlu olayına geleceğim elbette…

***************

Londra’ya geldiğime, burada 2 seneye yakın kaldığıma en çok da ufkum genişlediği için seviniyorum. Her ten renginde, her ülkeden insanla tanıştım, arkadaş oldum. İtalyan, Nijeryalı, Japon, Rus… Kimseyle etnik bir meseleye dayanarak kavga etmedim, edeni görmedim. Sadece bir kere türkçe konuştuğum için sözlü tacize uğradım ve cevabını da verdim. Verdiğim cevaba cevap alamadım çünkü bu ülkede herkes biliyor ki en büyük suç ırkçılıktır. Yakın zamanda Luis Suarez’in Evra’ya olan ırkçı tutumundan dolayı aldığı ceza ortada. Keza Fifa’nın bu konuda ciddi bir tutumu olduğu da herkes tarafından biliniyor.

**************

Şimdi ben şunu merak ediyorum. Emre Belözoğlu gibi bir adam gelmiş 30 küsür yaşına. Hayatında İngiltere ve İtalya gibi iki büyük futbol ekolünde top koşturmuş. Yıllarca yurtdışında yaşamış bu adamın bu kadar kısır olması neden? Daha önce İngiltere’de buna benzer bir soruşturma yaşamış olan bu adam nasıl olur da akıllanmaz. Nasıl olurda bu kadar dünya görmüş bir adam hala ırkçılık peşinde koşar. Sanırım yurtdışına çıkan her adamın ufku genişlemiyor. Demek ki ufkun genişlemesi için başka yardımcı unsurlar da gerekli…

***************

Ama herşeyden evveli bu adamın yaptığı davranışa 2 maçlık ceza verilmesi sadece ve sadece komik. Bu adam yaptığı hakaretin cezasını kısa bir süre çekecek, birkaç yıl sonra aynı şeyleri bir daha yapacak. Benden söylemesi

Whitney Houston mı?

Bu sabah lise yıllarım çöpe gitmiş gibi hissettim. Yeni yeni yabancı müzik dinlemeye başladığım zamanlarda ilk öğrendiğim parçalardan birisiydi “I will always love you”. Ana dilim dışında beni etkileyen ilk şarkı oldu kısa zaman sonra. Sabah videoları gezerken gördüğüm ve yavruyken bakılan aslanın vahşi doğaya gönderildikten yıllar sonra kendisini ziyarete gelen bakıcısını unutmadığını gösteren o ölümsüz kayıtın arkasında çalıyordu. Kendi kendime kızdım uzun zamandır dinlemediğimi hatırlayarak ve açıp sessizce dinledim her seferinde yaptığım gibi. Şarkı bittikten hemen sonra açtığım online gazetenin son dakika haberlerinde ölüm haberini okumak… Tahmin edebiliyorsunuzdur sanırım nasıl bir duygu olduğunu. İnsanın gözünde ölmez diye baktığı sanatçılar vardır. Mesela Zülfü Livaneli, Haluk Levent yerlilerden ilk aklıma gelenler. Yabancılardan da isim söyle deseniz herhalde ilk sırada John BonJovi sonrasında da Whitney Houston derdim. Whitney gitti… Artık geri kalanlara sarılma zamanı.

Cüneyt Özdemir Vakası

Türkiye’de gazeteciler linç edilmeye devam ediyor. Son olarak Gazeteci Cüneyt Özdemir, başbakanın “bırakalım da tinerci mi olsunlar” açıklamasından sonra ekrana tiner bağımlısı bir genci ekrana çıkardı. Her ne kadar gazetecilik başarısı olmasa da tartışma yaratan bir cümleden sonra bir tiner bağımlısının da hisleri olduğunu göstermesi bakımından önemli bir programdı.

Gel gelelim bu program hükümeti rahatsız etti. Ertesi gün fatih projesinin tanıtım toplantısında konuşan Erdoğan:” Gazetecilik bu mu?” diyerek 22 yıllık bir gazeteciye mesleğini öğretmeye kalktı. Bu müdahalenin ardından Cüneyt Özdemir ertesi akşam ki programının açılışında geri adım attı ve aslında dindar bir ailede yetiştiğini ve annesinin başörtülü olduğunu, annesinin başındaki başörtüsü ile de gurur duyduğunu anlattı. Bu geri adımın hemen ardından da eleştiriler birbirini izledi.

Cüneyt Özdemir’e göre yaptığı iş çok büyük bir iş çünkü ne iktidara ne de muhalefete de yaltaklanmadan işini yapmaya çalıştığını söylüyor. Ama buzdağının görünmeyen kısmı öyle değil. Bir gazetecinin başbakandan fırça yedikten hemen sonra benim annemin başında da başörtü var gibi bir söylemin içine girmesi, onun geri adım attığını göstermez de neyi gösterir? Annesinin başında başörtü olmasını kimse yargılayamayacağı gibi o örtüyle gurur da duyabilir. Ancak sen bu açıklamayı başbakanın çıkışından sonra yaparsan, bu tek bir şeyle açıklanabilir: “Korku”.

Cüneyt Özdemir  eleştirilerin sebeplerini başka şeylerle açıklamaya çalışıyor. Kendisinin dün akşam twitter’da paylaştıkları aynen şu şekilde:

1-”Dava açıp kazandığım medyatava beni Annemin başörtüsü ile vurmaya çalışıyor. Ey Cengiz ve Ömer Annemin başörtüsü ile şeref duyuyorum ulan..”

2-”Bu adamlara yine dava açacağım.. Bu arada bir kaç medya sitesindeki sistemli itibarsızlaştırma çabalarına da hiç bıkmadan dava açıyorum.”

3-”Asıl berbat olan benim annemin başörtüsünü diline dolayan sitenin sahibi Ömer Özgüner NTV’de, Cengiz Semercioğlu Hürriyet’de yönetici..”

4-”Dindar bir aileden büyüyüp annemin başı kapalı olsa da benim tuttuğum yolu dile getirmem belli ki bugün pek çok kişiye dokundu…”

5-”Beni yerden yere vurmakla kalmayıp Milliyet, Vatan ve Medyatava bu durumu bana vurmak için kullanıyor. Ulan vız gelir tırıs gidersiniz…”

6-”Ben anamın başörtüsünü de, objektif duruşumu da, gazetecilik ahlakımı da, 22 yıllık gazetecilik geçmişimi de kurban vermem… Hodri Meydan.”

7-”Vatan ve Milliyet’in internet sitesinde ‘manşetlerle’ bugün bana karşı bir belaltı operasyonu düzenlendi.Buna inananlar yazıklar olsun size”

8-”Ben bu medyada birilerinin ‘kahramanı’ olmayacağım. Tam tersi benim görevim hangi kesimde olursa olsun kahramanlara medyada yer açmak…”

9-”Benim için çok zor bir gündü… Anaakım medyayı kovulana kadar terk etmeyeceğim. Sonuna kadar yaptığım programların arkasındayım…”

10-”Tinerci ya da Başbakan benim için ikisi de eşittir. İkisinin de sesinin duyulması için elimden geleni yaparım. Yapacağım da göreceksiniz…”

11-”Muhalefete yaltaklanan, iktidara çakan ya da tam tersi pozisyonda olan herkese aynı yakınlıkta ve aynı uzaklıktayım.Biliyorum bu çok çok zor”

12-”Ortada durmak çok zor. Çok çok zor.. (Yine de ben burada direneceğim. Kıblem Kalbim ve inanın kalbim şu aralar çok kırık) İnancım ise tam.”

13-”Bunca baskının ardından canlı yayında neyi nereye toparlayacağımı bilemediğim gereksiz sözlerden kalbimi kıranlar, sizi asla affetmeyeceğim.”

14-”Biraz ağladım (günün birikimi diyelim) Ben dimdik ayaktayım. Tüm sözlerimin, geçmişimin, anamın başörtüsünün,yapacaklarımının arkasındayım..”

Ben daha fazla yorum yapmak istemiyorum. Yukarıda eleştirdiğim gazeteci benim bu ülkedeki en saygı duyduğum isimlerden birisi. Yıllardır ne yazmış, ne programlar yapmış az çok takip ederim. Ancak geri adım atmak bu kadar kolay olmamalı. Onun gazeteciliğine yakışan şeyi yapmalı ve çıkıp doğruları söylemeye devam etmeli. Aksi taktirde diğerlerinden bir farkı kalmayacaktır.

Siyasete Seviye Getirdik

İçişleri bakanı İdris Naim Şahin böyle demeç veriyor basın mensuplarına: “Siyasete seviye getirdik.” Konuşmasında Akp’nin Türkiye siyasetine adap getirdiğini anlatan bakan hemen ardından da hükümet olarak ne yaptıklarını ve daha neler yapacaklarını sıralıyor. Buraya kadar herşey bir siyasetçinin yapacaklarıyla az çok örtüşüyor. Konuşmanın sonlarına doğru: “Var, bir takım beyinsizler var. Biz bunun cevabını siyaseten de icraat olarak da veriyoruz, vereceğiz” diyerek de birilerine gönderme yapıyor ve siyasetin ne kadar üst düzey yapılacağını bizzat anlatıyor.

Akp’nin içinde çok iyi konuşan hatipler var. Yiğidi öldüreceksin ama hakkını yemeyeceksin. Ama kabinenin en çok pot kıran, en ne söylediğini tartmadan konuşan bakanına böyle açıklamalar yaptırmak en basit haliyle komiklik oluyor.

Hangi Türkiye

Türkiye’deki insanlar bir masal dünyasının içerisinde yaşadıklarının farkında olmadan, her seferinde kendilerinden cevap beklenen anket sorularına “Hamdolsun hayatımızdan memnunuz.” yanıtını veriyorlar. Şöyle bir düşününce kendilerini anlamak  o kadar zor da olmasa gerek. Eğer eleştirmiyorsa, sessiz kalıp  sadece oy veriyorsa, akşam evine gidip yemek yiyip, karnını da az buçuk doyurduktan sonra yemeğin üzerine içtiği çayın keyfine varıp ardından da karısıyla oynaşıyorsa Türkiye insanı mutlu demektir. Hayatı boyunca kendisine sosyal hak sunulmayan, sunulsa bile sosyal hakkın bir devlet gereği değilde kendisine yapılan bir iyilik olduğunu düşünmeye programlanmış insanların hayatlarından memnun olmaması için hiçbir sebep yok.

Şimdi diyeceksiniz ki ya ekonomik veriler ya da uluslararası araştırmalar? Önce ekonomik verilerden başlayalım. Dışarıdan şöyle bir gözlem yapan herkes ekonominin ne kadar zayıf olduğunu görecektir. Tamamen dış yatırımlara dayalı projeler geliştiren hükümetin acaba dış yatırımların kaçması halinde elinde bulunan “Dindar nesiller yetiştireceğiz” projesinden başka bir planı var mı? İç kaynakları kullanma yoluna hala gidilmemişken, tamamen dışa bağlı bir ekonomi ne kadar sağlam temeller üzerine oturabilir. Dış politikaya gelince orada gerçekten bir duruş var. Ama arkasında kimin desteği olduğu belirsiz. Diyeceksiniz ki arkasında desteğe mi ihtiyacı var? Evet kesinlikle desteğe ihtiyacı var. Hugo Chavez petrollerine güvenirken, Ahmedinecad nükleer silahlarına güvenirken Türkiye neye güveniyor? 75 milyonluk popülasyonuna ve 45 milyonluk genç insanına mı? Yüzde 21.3 ü işsiz olan gençler acaba hangi çabayla dünyaya karşı koymaya hazırlanıyor. Ekonomi büyüyor açıklamaları da başka bir gaz verici unsur olsa gerek. Acaba büyük şirketlerin kazandığı başarılar mikro düzeydeki insanları ne kadar etkiliyor. Yani diyorum ki A firmasının kazancını arttırması sokaktaki her hangi bir Z insanının cebindeki paraya nasıl bir etki yapabilir. Kazananlar her zaman olduğu gibi patronlar oluyor sizin anlayacağınız. Sonra dünyadaki en büyük büyüme oranlarını yakalamışsız. Onu da şöyle açıklayabilir miyiz acaba: 300 milyar TL olduğunu varsaydığımız Türkiye ekonomisi %8 oranında büyürse elde edilen artış rakamı 24 milyar TL. Hadi bir de Almanya’dan bakalım. 1 trilyon dolarlık Alman ekonomisi %3 büyüdüğü anda 30 milyar dolar büyüyor. Yani büyüme rakamlarının öyle abartılacak bir tarafı yok. Ki ben büyüme sırasında oluşan açıktan bahsetmiyorum bile.Karşılaştırma yaptığım ülke Almanya olmasının sebebini de açıklayayım hemen. Almanya ile nüfus bakımından neredeyse aynıyız. Modern Almanya’nın Türkiye Cumhuriyeti’nden sonra kurulduğunu söylemeye gerek bile yok sanırım.

Uluslararası koşullara gelelim hemen: Uluslararası arenada Türkiye’nin iyi gittiğini söyleyen ülkelerin başında Ortadoğu’dakiler geliyor. (Tabi Suriye ve İsrail ve İran hariç.) Londra’da tanıştığım Cezayirli, Tunuslu, Mısırlı bir çok insandan Recep Tayyip Erdoğan ismini duymak mümkün. Kendilerine neden diye sorduğumda konuşmalarını ve ne kadar büyük bir müslüman olduğunu anlatıyorlar. Sayın Başbakanımız’ın nasıl böyle bir popüleriteye ulaştığını anlamakta zorluk çekiyorum bazen. Davos konuşmalarından sonra olabilir mi? Ama bu konuşmalardan sonra İsrail’le ilişkilerde, ticari alanda ne kadar büyük değişiklikler oldu? Belki ekonomiyi siyasete kurban etmemek lazım. Ama bu kadar büyük popüleriteye ulaşmanın da belli bedelleri olması gerekiyor. Burada sadece araplarla karşılaşmıyorum tabi. Ayaküstü sohbet ettiğim Türkiye’nin onların gözünden nasıl göründüğünü merak edip sorduğum bir çok batılı insanla konuştum. Bazıları Türkiye’yi bilmiyor hala( Bu kadar popüler olunup da hala bilinmemesi şaşırtıcı, değil mi(!)) Bilenler de gayet olanların farkında. Türkiye’de yüzlerce gazetecinin içeride olduğunu biliyorlar. Yıllardır suçlu veya suçsuz olunduğunu bilinmeden, haklarında hüküm okunmamış insanların ceza evinde yattıklarından haberdarlar. İnsana bunlar söylenince hüzünleniyor ister istemez. Yani arapların gönlünü bir şekilde çalmak kolay ama batılılarına tüm alevilere ölüm diyen müslüman kardeşlerin liderini Türkiye’de sakladığını nasıl anlatacaksın. Sen batıya kendi içişlerini halletmeden mesela KCK davası yüzünden 3000 insanı cezaevinde tuttuğunu nasıl anlatacaksın? Filistin’de çocukların öldüğünden dert yanıp 19 u çocuk, 34 tane insanı kendi bombalarınla öldürdüğünü nasıl anlatacaksın? Biliyorum anlatmayacaksın. Paul Auster’e yaptığın gibi çok da umurumuzda gelme diyeceksin. Biz Türk’üz kendimize yeteriz diyeceksin.

Son bir hikaye anlatmak istiyorum: Eski Roma’da zafer kazanmış bir general sokakta insanları selamlaya çıkarmış. Hemen generalin arkasında da görevi generale birşey hatırlatmak olan bir adam yürürmüş: “Memento Mori”. Hatırla sen de öleceksin. Hemen bizden de bir söz ekleyelim: Mağrur olma padişahım senden büyük Allah var…

Herkese iyi pazarlar.