Bir Garip Bakış Açısı

İnsanlara dedim ki ama gencecik çocuklar ölüyor bitsin bu savaş. Bunun karşılığında dediler ki: Bir gün olur da bir yakınının, ya asker olarak ya da sivilde başına birşey gelirse o zaman görürüm ben seni. Ne diyeyim ki ben size. Zaten bir gün canlarımdan birine zarar gelmesin diye bitsin istiyorum bu savaş. Başkalarının canı yanmasın diye bitsin istiyorum bu savaş.

*********

İş milli duygulara gelince Türkiye gerçekten bütün olabilen bir ülke. Yani birbirlerine Chp’li ya da Akp’li veya alevi ya da sünni olduğu için diş bileyen iki insanı ortak bir paydada birleştirmenin kolay bir yolu var; o da ülke bölünüyor duygusunu hissettirmek ya da en azından milli hisleri okşayacak birşeyler ortaya atmak. Bunu başardığınız anda hayatın hiçbir noktasında biraraya gelmeyecek bu iki insan aynı meydanda slogan atacaktır emin olunuz. Mesela yarın sayın başbakan Fransa’ya karşı alınacak tavırları açıklayacak. Biliyorsunuz “Ermeni Kıyımı” nın reddini suç sayan bir yasa tasarısı hazırlıyor Fransızlar. Bu kararların Türkiye’nin her tarafından ortak bir tepkiyle destekleneceğine inanıyorum. Bu bütünleşmelerin faydalı  olup olmadığı konusunu senelerdir örnekleriyle gördüğümüz için pek yorum yapmaya gerek yok.

Londra’da Bir Yıl

Aslında bu yazıyı bundan yaklaşık 2 hafta önce, 27 kasımda yazmam gerekiyordu. Ancak gerek işlerin yoğunluğu gerekse okul vakitlerinin fırsat vermemesi yüzünden bu yazının yayınlanma tarihi ne yazıkki biraz gecikti.

Biliyorum ki Türkiye’deki bir çok insanın hayallerinden birisidir Londra’ya gelmek. Ama belirtmek isterim ki eğer buraya geliş amacınız tamamen eğitimse ve geri dönme planları yapıyorsanız; üstüne üstlük kendi geçiminizi de kendiniz sağlamak zorundaysanız Londra gerçek anlamda Londra olmuyor sizin için. Sabahın yedisinde kalkıp okula gitmek ardından da işe gidip çalışmak çok yorucu. Biliyorum bunu çocukluğundan beri yapan insanlar mevcuttur ama eğer buna alışmış bir bünyeniz yoksa hisleriniz değişik oluyor. Tabi bunları yaparken kendinize Londra’da olduğunuzu hatırlatıp eğlenmek istiyorsunuz.  Akşamları da arkadaşlarla gezince gerçekten 24 saat yetmiyor. Ama yine de itiraf etmeliyim buraya geldiğim ilk 6 ay gerçekten çok eğlendim.

Londra’ya gelişimin kısa bir öyküsünü yapayım isterseniz. Zira bu konuda daha önce birşey yazmadım. 28 Ekim 2010 da vize başvurusunu yaptıktan yaklaşık 12 gün sonra vizem on saatlik çalışma izniyle elime geçti. İlk işim Türk Havayolları’ndan Adana-Londra tek yön bileti almak oldu söyleyeyim çünkü gerçekten biletler bazen çok pahalı olabiliyor. O dönemdeki kurban bayramını ailem ve arkadaşlarımla geçirip öyle gitmek istiyordum. Bu yüzden 27 Kasım tarihinde uçmayı uygun gördüm. Tabi burayı az çok bilen insanlar ne kadar soğuk ve yağışlı bir yer olduğunu da tahmin edebiliyorlardır. Bu konuda iyi bir alışveriş yapmak gerekiyor ve ben de tabiki öyle yaptım. Bayramı da geçirip Londra’nın yolunu tuttum. Söylemem gerekiyor ki uçak alçalırken insanın heyecanı gerçekten de artıyor. Zira şöyle bir aşağıya bakıyorsunuz ve arabalar ters yönden geliyor ve bu bile insanı başka düşlere götürüyor.

Nihayet iniyorsunuz. Vize kontrolüne giderken heyecanınız daha da artıyor. Çünkü UK Border Agency bu konuda çok sert. En ufak bir hatanızı arıyorlar. Bütün evrakların tam olduğunu tekrar kontrol edip, uçaktayken verilen Landing Card’ı da doldurup vize kontrolüne gidiyorsunuz. Size çeşitli sorular soruyorlar ve eğer de iyi bir memura denk gelirseniz rahat rahat içeri giriyorsunuz.

Londra’da bulunan 4 tane havaalanından hangisine indiğinize bağlı olarak şehir merkezine gidiş şekliniz değişiyor. Eğer tam merkezde olan Heatrow havalimanına inerseniz ulaşım konusunda şanslısınız demektir. Avrupa’nın en büyük hava taşımacılık merkezlerinden birisi olan bu havaalanından Londra’ya ulaşım metrolarla sağlanıyor. Ama eğer Heatrow dışındaki havaalanlarından birisini tercih ederseniz ( Luton, Stansteid, Gatwick) ya üst trenler almanız ya da dışarıda sizi bekleyen otobüs firmalarından birisini tercih edip gideceğiniz yere ulaşmanız gerekiyor.

Gelelim Londra’ya: Avrupa’nın başkenti olan bu şehir gerçek anlamda dünyanın da eğlence merkezlerinden birisi. İngilizler’in o bilinen soğukluğu akşamları bitiyor diyebilirim. Çünkü alkol almaya başladıktan sonra gerçekten konuşkan insanlar haline geliyorlar. İngilizce’yi geliştirmek için publara gitmek de bilinen en iyi yöntemlerden birisi zaten. Bunun dışında yabancı arkadaşlar edinmek de gerçekten çok önemli. Aksi taktirde ingilizce öğrenmek tam bir işkence haline gelebilir.

İngiltere’deki iş imkanlarını ve İngiltere’nin ekonomik durumunu da bir sonraki yazıya bırakırken sizlere tavsiyem eğer imkanınız varsa buraya gelip en azından üç ay kalmanız. Türkiye’de öğrendiğiniz ingilizcenin bir işe yaramadığını burada anlıyorsunuz çünkü. Herkese iyi günler.

Libya Üzerine

Libya’da bir dönem değişti. Uzun yıllardır ülkenin iktidarının sahibi Kaddafi linç edilerek öldürüldü. Kaddafi’nin bir diktatör olduğunu iddia etmemek tam bir saçmalık olurdu. Yani şimdi bir yönetici için ülkeye refah getiriyor ve kaynaklarını doğru kullanıyor diye illa iyidir demek yanlış olacaktır. Askeri bir darbeyle gelmiş bir lider olarak kırk iki yıldır ülkesini seçime gitmeden yönetiyorsa bu konuda söylenecek  pek bir şey yok.

Ama işin diğer bir boyutu da var:  Tamamen Amerika ve Avrupa destekli bir grubun konsey kurarak ülkenin yönetimine sanki çok ağır şartlarda yaşanıyormuşçasına isyan etmesi… Aslında bu değişik açılardan bakarak anlaşılabilecek bir mevzu. Mesela Osmanlı Devleti’nde bir padişahın başarılı olması demek, çocuğunun ya da kardeşinin onu tahttan indirmeye çalışmasını engelleyemezdi. Önemli olan iktidarın elde tutulması meselesi. Bugün Kaddafi’yi öldürerek yönetimi onun elinden alanlar devleti bir oligarşiye mi devredecek (kastettiğim şeye dini liderlerin içinde bulunduğu bir şeriat yönetimi de dahil) yoksa gerçek anlamda halkın egemenliğine bırakılacak bir ulusal yönetim mi olacak. Libya ile benzer kaderi yaşayan ülkelerden Tunus’ta seçim oldu ve ülke parlamentosuna kavuştu. Mısır için seçimler de çok yakın ancak Libya’nın bu iki ülkeye benzemeyen tarafları da var. Örneğin Fransa ve Amerika’nın Libya’ya özgürlük getirmek adıyla yeraltı zenginliklerini hedef aldığı söylentisi konuyla yakından veya uzaktan alakası olan herkesin dilinde. Sonuç olarak oradaki yönetimin şeklini Amerika’nın çıkarları belirleyecektir.

Bunun yanında Kaddafi’nin öldürülüşüne de değinmek istiyorum. Her ne kadar diktatör de olsa Kaddafi’nin ülkesine bir şeyler kattığı bir gerçek. Yani bu kadar isyan edecek bir şey yok demek istemiyorum ama en azından böyle bir ölümü gerektirecek bir yönetim de sergilemediğini düşünüyorum. Benim fikrim ölüm emrinin başka yerlerden geldiği. Çünkü en azından devrik liderin canlı yakalandığını ve daha sonra ne olduysa birden linç edilmesine karar verildiği ortada. Nasıl oldu da canlı ele geçirilmiş bir lideri yargılamak varken insanların arasına atıp öldürülmesini izlemeyi tercih ettiler. Bu konuda Fransız gazetesi Canarde Enchaine bir haber yayınladı. Habere göre Kaddafi’nin yakalandığı yerde bulunan Fransız ajanlarının müdahalesi sonrasında iş linç aşamasına gelmiş. Ama onlara da emrin büyük abiden yani Amerika’dan geldiği söyleniyor. Neyse sonuç olarak bir insanı Allah büyük sözleriyle döve döve öldürdüler. Gerçekten de Allah büyük. Libya halkının hak ettiği neyse onu bulması dileğiyle…

 

Facebook Savaşları

Dün gencecik insanların ölümünün yarattığı derin acıları hissettik hepimiz yüreğimizde. Hayatını kaybeden 24 asker… Kimisi evli kimisi evlenecek. O askerleri yetiştirip ölüme gönderen anne babalar… Bütün bunların ardından “vatan sağolsun” diyebilmek… Cesaret işi değil mi sizce de? Bir çocuğunuz oluyor. O doğuyor diye adaklar kurban ediyorsunuz. Belki de ilk erkek evladınız diye sevincinizden yerinizde duramıyorsunuz. Sonra o çocuk biraz büyüyor ve size baba diyor. Büyüyor okula gidiyor. Belki dersleri fazla umursamadığı için kızıyorsunuz. Ne bilim anadolu insanı biraz da kendini tutamaz ya belki de tokat atıyorsunuz. Ve siz ona vurdukça yüreğiniz acıyor. Sonra o çocuk biraz daha büyüyor ve ergenliğe giriyor. Deli çağları falan ama siz onun bu kadar büyüdüğünü görünce nasıl da hayret ediyorsunuz. Aradan bir kaç sene daha geçiyor ve çocuk askere gidiyor. Öyle bir yere düşüyor ki her Allah’ın günü uykularınızdan korkarak uyanıyorsunuz. Sonra bir gün televizyonda bir saldırı haberi görüyorsunuz. Şu kadar asker şehit dedikten sonra hemen telefona sarılıyorsunuz. Haber alamamak sizi çıldırtıyor. Ardından Kapı çalıyor ve karşınızda rütbeli askerler ve sağlık görevlileri…

İnsan o anda ne hisseder, nasıl hisseder azcık tahmin edebiliyorum sadece. Ama azıcık bakın daha fazlası değil. Ateş düştüğü yeri yakıyor. Bu kadar zaman gözünüzün önünde el kadar bir bebeden kocaman bir adama dönüşen oğlunuz askere gidip bir tabutla geliyor. İşte ben o zaman bazı anne babaları anlayamam. Hani derler ya “vatan sağolsun” diye. Hep sorarım, onu söylerken nasıl bir ruh hali içindedirler diye. Yanındaki rütbeli asker neler söylemiştir ki bu kadar soğukkanlı karşılayabiliyorlardır böyle bir durumu. Benim ömrüm gitmiş bana daha vatan mı kalır?

*********       ***********

Yukarıdakileri düşünüp Birgün gazetesinin başlığını paylaştım Facebook duvarımda dün. Çok kötü birşey mi yazıyordu: Sadece “Tek Yol Barış”… Bu kan deryasında hep beraber boğulmadan durdurun bu savaşı diyordu. Öyle değil miydi ama? Durmasın mıydı bu savaş. 25 yılda ülke adım adım bir bataklığa dönüşürken iyi şeyler ummak da suç olmuştu demekki. Eskilerden tanıdığım bir abi hemen yazının altına yorum yazdı: Ne barışı tarık. Tek yol savaş… Aslında bakmayın böyle sakince yazdığıma. Cinlerim tepeme çıkmadı desem yalan söylerim. Ne savaşıdan bahsediyorsunuz siz arkadaş. Daha yeni gencecik insanların cenazeleri dağıtıldı Türkiye’ye. Hiç mi bir insan bunları düşünmez. 25 yıldır zaten orada bir savaş olmuyor mu?  Kendimizi daha ne kadar kandırabiliriz. Orada bir savaş var. Ve gencecik insanlar bir hiç uğruna ölüyorlar. Dursun istiyorum çok şey istemiyorum.

Neyse bu abi olan Facebook arkadaşı beni listesinden çıkarmış farkettim ki. Çok önemli değil. Zaten beni görüşlerimi beğenmediği için listesinden çıkarıyorsa hiç durmasın. Kim istiyorsa yapabilir umurumda değil. Öyle basit arkadaşlık oyunlarına gerek yok. Ama farkettim ki bu durumda olan yalnız ben değilim. Bir çok insan bir çok insanı Facebook ‘undan silmiş son iki günde. Yani daha Facebook’da, amacı arkadaşları bir araya getirmek olan bir sitede, bir arada olamayan toplum nasıl olur da daha fazla bir arada yaşamaya devam eder. Bütün kürtlerin ırzına geçen arkadaşlardan tutun da toplu bir katliam önerisi sunan insanlara kadar nasıl faşistleşildi bu kadar. Gerçekten anlam veremiyorum. Yani empati yapıyorum ama olmuyor.

Bir de çok samimi bir şekilde rica ediyorum. Hani Facebook’da gidelim, yakalım, kıralım diyen insanları gerçekten dağda pkk lılarla çatışırken görmek isterim. Havayı aydınlatan tek şeyin mermiler olduğu o sıcak çatışmalarda gencecik askerler ölürken böyle garip demogojiler yapmak gerçekten onların anısına saygısızlık oluyor.

Kısa Bir Aradan Sonra

Bütün takip eden arkadaşlarımın haberi var mı bilmiyorum. Ancak bir kez daha bilmeyenlere bildirmek isterim ki bir yıla yakın bir süredir Londra’dayım. Eski yazılarımda yurt dışına ne kadar gitmek istediğimi belirtmiştim ve bunu gerçekleştirmenin bir anlamda mutluluğunu da yaşamıyor değilim. Hiçbir şeyden mutlu olmasam bile amacımı gerçekleştirmenin verdiği mutluluk bile yeterli. Bu söylediğimden mutsuz olduğum anlamı çıkmasın. Tam tersine Türkiye’ye uzak olmak, doğup büyüdüğün ülkeyi dışarıdan gözlemlemek bazen çok güzel geliyor. Hani Türkiye’de iken insanın hissettiği dünya sanki oranın etrafında dönüyormuş izlenimi var ya, işte onu burada hissetmek mümkün değil. Sadece Türkiye’nin etrafında değil hiç bir ülkenin etrafında dönmüyormuş. Neyse artık kapatayım bu konuyu. Yine bazı arkadaşlarım yazıyı okurken yumurtadan çıkmış kabuğunu beğenmiyor tarzında esprilere girişebilirler.

Peki bu bir yıla yakın süre sana ne kattı diye soranlar olabilir. Aslında bu biraz karışık bir soru. Mesela İngilizce’yle başlayayım. Türkiye’de Bosch’a mülakata gittiğimde insan kaynakları müdürü bana bir soru sormuştu: Burada İngilizce seviyen iyi yazıyor. Bu kadar iyi olduğunu nasıl iddia ediyorsun? Ben de kendisine okuduğum hazırlık sınıfını, yabancı dilimi sıcak tutmak için ne kadar çaba gösterdiğimi anlatmıştım. Bana söylediği sözler aynen şöyleydi: Bak Tarık; ben ingilizce konferanslar verdim ve işimin gereği bu dille çok fazla ilgiliyim. Ama hala iyi olduğumu söyleyemem. Sen beni dinle ve en azından altı aylığına İngiltere’ye git. Nasıl gidersin bilmiyorum ama ne yap ne et başar ve yurtdışına çık. O zaman ne söylemek istediğimi anlarsın. Benim yurt dışına çıkma kararımda özellikle de Birleşik Krallık’a gelmemdeki en önemli etken bu konuşmaydı. Ve bu konuşmanın üzerinden bir yıl geçtikten sonra, kendime gerekli koşulları yarattıktan sonra anladım ki o kişi sonuna kadar haklıymış. Evet insan yabancı dili konuşmayı öğreniyor. Ama iyi konuşmak gerçekten göreceli bir kavram. Asla insanın ana dili gibi olmuyor. Ama yine de İngilizce’yi artı bir değer olarak görüyorum artık.

Bunun yanında biraz da çalışma koşullarından bahsetmek gerekiyor sanırım. Burada imkanlar hem çalışıp hem okumaya az da olsa elveriyor. Bir yıla yakın bir süre iş ortamını görmek de bir artı değer olarak kabul edilebilir. İşin büyüklüğü ya da küçüklüğü çok fazla bir önem arzetmiyor tahmin edeceğiniz gibi. Artık iyice anladım ki büyük ve kurumsallaşmış firmalar haricinde üç aşağı beş yukarı bütün iş ortamları aynı: Dedikodusundan tutun, yönetim tarzına kadar hem de.

Son olarak da Londra’da olmak haneye artı değer olarak yazılacak en önemli etken diyebiliriz herhalde. Ne kadar Dünya buranın etrafında dönmüyorsa da Dünya’nın başkenti olarak görülen bu şehirde hayat hiç bitmiyor. 24 saat yaşayan bir şehir olan Londra insana her türlü şeyi öğretebilecek eşsiz bir öğretmen gibi…

Srebrenitsa Ağlarken

Amar saklandığı kayalıkların arasından aşağıdaki enkaza baktı. Kulaklarında hala ırzına geçilen ablasının çığlıkları vardı. Neler olduğunu yavaş yavaş idrak etmeye başladı: Bulunduğu yerden koşup ablasına yardıma gidecekken Mirza dayısı onu yakalamış ve sesi çıkmasın diye ağzını kapatmıştı. Sonrası karanlık…

*********       **********

Yeniden aşağıya baktı. Etraftaki son Sırp askerleri yavaş yavaş şehirden ayrılıyorlardı. Birkaç gün boyunca süren araba gürültülerinin, silah seslerinin, çocuk ağlamalarının, ve genç kız çığlıklarının yerini derin bir sessizlik almıştı. Dayısına dönüp aşağıya inmek istediğini söyledi.Ama  dayısı biraz daha beklemelerini, ancak hava tamamen kararınca aşağıya inebileceklerini söyledi. Dayısından bir sigara istedi. Normal zamanda olsa ondan yiyeceği tokadın şiddetini tahmin bile edemezdi. Ama Mirza, sigara isteyen 14 yaşındaki bir çocuk değilde ahbabıymışcasına sigara paketini Amar’a uzattı. Amar da sigarayı yaktıktan sonra dumanı kırk yıllık tiryaki gibi sertçe içine çekti.

*********       ***********

Barış bölgesiydi Srebrenitsa… En azından kendilerine böyle söylenmişti. Nerden bilebilirlerdi kendilerini korumakla görevli askerlerin sırp kasaplarının eline satırları kendilerinin vereceğini. Aniden başlamıştı herşey. Başkan’a  bir haber gelmişti ilkin. Kahvede otururken atını dört nala sürerek gelen haberci, Sırpların ağır makineli silahlarıyla şehre yaklaştığını haber verince başkan acele ile evine gidip telefona sarılmış, Hollandalı komutandan güvence alınca da yeniden halkın arasına çıkmış, evlerinden son bir gayretle kaçma telaşı içine düşmüş insanlara güvence vermişti. Amar bu sırada arkadaşlarıyla Hollandalı bir askerden aldıkları plastik topla oyun oynuyordu. Ablasının aceleyle yanına gelip gidiyoruz demesi de onu sinirlendirmişti haliyle. Ama kuşkusuz gitmek zorundaydı. Ablasına kızamayacak kadar çok severdi onu.

*********       **********

Eve vardıktan beş dakika sonra başladı herşey. Elini yüzünü yıkamak için evlerinin avlusundaki tulumbadan su çekerken, önce yer derinden sallandı. Hemen ardından top sesleri yankılandı Amar’ın kulaklarında. Silah sesleri duyuldu çığılıklara karışan. Ve ardından ablasının çığlığı… Kızım ben! Bırakın beni,bırakın beni yalvarırım! Şoku atlatır atlatmaz eve doğru koşmaya başladı.

*********       **********

Keşke orada olup onlarla savaşarak ölen insanların arasında olsaydım diye düşündü. Eve doğru yürürken etrafta tek bir çıtırtı bile duyulmuyordu kendisinin soluk alış verişlerden başka. Evin içine girdinde gördüğü manzara korkunçtu. Her taraf altüst olmuş, bütün ev talan edilmişti. İçerdeki odaların birinden ses geldiğini duyunca doğruca o tarafa yöneldi. Ablası oradaydı işte. Gözlerini tavana dikmiş kendine kendine konuşuyor ve hiç durmadan kafasını sallıyordu. Bütün gücüyle ablasına sarılıp herhangi bir yarasının olup olmadığına baktı. İyi olduğunu görünce rahat bir nefes aldı. Peşinden eve yeni girmiş dayısına ablasnı emanet edip annesi ve babasnı bulmak için evin diğer odalarına bakmaya başladı.Her tarafı kontrol ettikten sonra şehrin meydanına doğru yürümeye başladı. Normal zamanlarda erkeklerin gece yarılarına kadar oyun oynayıp sohbet ettiği bu kahvede hiçbir hareketlilik yoktu. Durumu artık anlamaya başlamıştı. Kahveden içeriye adımını atıp içeride sağlam kalmış bir kaç sandalyeden birisini altına çekti ve hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı. Annesi ve babasının cenazelerinin yerini on iki yıl sonra öğrenebilecekti.

Masaüstü Seyirleri Başlıyor

Takip eden arkadaşlarım hatırlayacaktır. Daha önce yazılarımda bir roman yazmak istediğimden bahsetmiştim. Ne yazık ki daha tam olarak oturtamadım bazı şeyleri. Ancak bu hiç çalışma yapmadığım anlamına gelmiyor. Artık Masaüstü Seyirleri adıyla, yazdığım bölümlerden, edindiğim izlenimlerden ve yaptığım çalışmalardan oluşan bir diziye başlıyorum. Bu bölümde romanın konusuna dair olmasa da üslubuna dair izler bulabileceksiniz.