Posts tagged Almanya
Hangi Türkiye
Şub 5th
Türkiye’deki insanlar bir masal dünyasının içerisinde yaşadıklarının farkında olmadan, her seferinde kendilerinden cevap beklenen anket sorularına “Hamdolsun hayatımızdan memnunuz.” yanıtını veriyorlar. Şöyle bir düşününce kendilerini anlamak o kadar zor da olmasa gerek. Eğer eleştirmiyorsa, sessiz kalıp sadece oy veriyorsa, akşam evine gidip yemek yiyip, karnını da az buçuk doyurduktan sonra yemeğin üzerine içtiği çayın keyfine varıp ardından da karısıyla oynaşıyorsa Türkiye insanı mutlu demektir. Hayatı boyunca kendisine sosyal hak sunulmayan, sunulsa bile sosyal hakkın bir devlet gereği değilde kendisine yapılan bir iyilik olduğunu düşünmeye programlanmış insanların hayatlarından memnun olmaması için hiçbir sebep yok.
Şimdi diyeceksiniz ki ya ekonomik veriler ya da uluslararası araştırmalar? Önce ekonomik verilerden başlayalım. Dışarıdan şöyle bir gözlem yapan herkes ekonominin ne kadar zayıf olduğunu görecektir. Tamamen dış yatırımlara dayalı projeler geliştiren hükümetin acaba dış yatırımların kaçması halinde elinde bulunan “Dindar nesiller yetiştireceğiz” projesinden başka bir planı var mı? İç kaynakları kullanma yoluna hala gidilmemişken, tamamen dışa bağlı bir ekonomi ne kadar sağlam temeller üzerine oturabilir. Dış politikaya gelince orada gerçekten bir duruş var. Ama arkasında kimin desteği olduğu belirsiz. Diyeceksiniz ki arkasında desteğe mi ihtiyacı var? Evet kesinlikle desteğe ihtiyacı var. Hugo Chavez petrollerine güvenirken, Ahmedinecad nükleer silahlarına güvenirken Türkiye neye güveniyor? 75 milyonluk popülasyonuna ve 45 milyonluk genç insanına mı? Yüzde 21.3 ü işsiz olan gençler acaba hangi çabayla dünyaya karşı koymaya hazırlanıyor. Ekonomi büyüyor açıklamaları da başka bir gaz verici unsur olsa gerek. Acaba büyük şirketlerin kazandığı başarılar mikro düzeydeki insanları ne kadar etkiliyor. Yani diyorum ki A firmasının kazancını arttırması sokaktaki her hangi bir Z insanının cebindeki paraya nasıl bir etki yapabilir. Kazananlar her zaman olduğu gibi patronlar oluyor sizin anlayacağınız. Sonra dünyadaki en büyük büyüme oranlarını yakalamışsız. Onu da şöyle açıklayabilir miyiz acaba: 300 milyar TL olduğunu varsaydığımız Türkiye ekonomisi %8 oranında büyürse elde edilen artış rakamı 24 milyar TL. Hadi bir de Almanya’dan bakalım. 1 trilyon dolarlık Alman ekonomisi %3 büyüdüğü anda 30 milyar dolar büyüyor. Yani büyüme rakamlarının öyle abartılacak bir tarafı yok. Ki ben büyüme sırasında oluşan açıktan bahsetmiyorum bile.Karşılaştırma yaptığım ülke Almanya olmasının sebebini de açıklayayım hemen. Almanya ile nüfus bakımından neredeyse aynıyız. Modern Almanya’nın Türkiye Cumhuriyeti’nden sonra kurulduğunu söylemeye gerek bile yok sanırım.
Uluslararası koşullara gelelim hemen: Uluslararası arenada Türkiye’nin iyi gittiğini söyleyen ülkelerin başında Ortadoğu’dakiler geliyor. (Tabi Suriye ve İsrail ve İran hariç.) Londra’da tanıştığım Cezayirli, Tunuslu, Mısırlı bir çok insandan Recep Tayyip Erdoğan ismini duymak mümkün. Kendilerine neden diye sorduğumda konuşmalarını ve ne kadar büyük bir müslüman olduğunu anlatıyorlar. Sayın Başbakanımız’ın nasıl böyle bir popüleriteye ulaştığını anlamakta zorluk çekiyorum bazen. Davos konuşmalarından sonra olabilir mi? Ama bu konuşmalardan sonra İsrail’le ilişkilerde, ticari alanda ne kadar büyük değişiklikler oldu? Belki ekonomiyi siyasete kurban etmemek lazım. Ama bu kadar büyük popüleriteye ulaşmanın da belli bedelleri olması gerekiyor. Burada sadece araplarla karşılaşmıyorum tabi. Ayaküstü sohbet ettiğim Türkiye’nin onların gözünden nasıl göründüğünü merak edip sorduğum bir çok batılı insanla konuştum. Bazıları Türkiye’yi bilmiyor hala( Bu kadar popüler olunup da hala bilinmemesi şaşırtıcı, değil mi(!)) Bilenler de gayet olanların farkında. Türkiye’de yüzlerce gazetecinin içeride olduğunu biliyorlar. Yıllardır suçlu veya suçsuz olunduğunu bilinmeden, haklarında hüküm okunmamış insanların ceza evinde yattıklarından haberdarlar. İnsana bunlar söylenince hüzünleniyor ister istemez. Yani arapların gönlünü bir şekilde çalmak kolay ama batılılarına tüm alevilere ölüm diyen müslüman kardeşlerin liderini Türkiye’de sakladığını nasıl anlatacaksın. Sen batıya kendi içişlerini halletmeden mesela KCK davası yüzünden 3000 insanı cezaevinde tuttuğunu nasıl anlatacaksın? Filistin’de çocukların öldüğünden dert yanıp 19 u çocuk, 34 tane insanı kendi bombalarınla öldürdüğünü nasıl anlatacaksın? Biliyorum anlatmayacaksın. Paul Auster’e yaptığın gibi çok da umurumuzda gelme diyeceksin. Biz Türk’üz kendimize yeteriz diyeceksin.
Son bir hikaye anlatmak istiyorum: Eski Roma’da zafer kazanmış bir general sokakta insanları selamlaya çıkarmış. Hemen generalin arkasında da görevi generale birşey hatırlatmak olan bir adam yürürmüş: “Memento Mori”. Hatırla sen de öleceksin. Hemen bizden de bir söz ekleyelim: Mağrur olma padişahım senden büyük Allah var…
Herkese iyi pazarlar.
Gemi Peşindeki Forsa
Tem 23rd
Bakıyorum da gazetelerde her gün başka bir konu dolanmakta: Bir gün referandumdan bahsediyorlar, ertesi gün başbakanın ağlamasından, ondan sonra ki gün de Şahan ile Berrak aşkının(!) kafalarda yarattığı soru işaretlerinden… Ben de işsizliğe adım atan her genç işsiz gibi kendime yaratmaya çalıştığım yapay gündemle yoğrulup duruyorum.
Bazılarının aklına şu soru gelebilir: Yapay bir gündem yaratma ihtiyacı nereden doğuyor? Çünkü işsizlik gerçekten de zor zanaatmiş. Hele bir de ailenizden uzak bir şehirde hala onların parasıyla yaşamaya çalışıyorsanız… İnsanın aklına bin bir türlü şey geliyor: Eski sevgiliden tutun da, bir gün sevgiliniz olabilecek insanlara kadar, ya da etrafınızda üzgün gördüğünüz insanların sorunlarından tutun da sizden nefret eden insanların sizle alıp veremediği şeylerin ne olduğu konusu gibi daha önce kendinize itiraf edemeyip, ertelediğiniz ne varsa birer birer aklınızı kurcalıyor.
Bundan bir sene kadar önce bazı arkadaşlarım mezun olduğunda onlara demiştim ki: “Kafanıza takmayın. Eninde sonunda iş olacağına varıyor.” Gerçekten de insanın elinde değilmiş böyle şeyleri kafasına takmamak. Ben yine de diyorum ki: “Hayat koca bir umman, biz de o ummanın içlerine doğru ilerleyen küçük bir sandalın içindeki forsalarız. Hayatımıza, ya elimizdeki sandalda devam edeceğiz ya da daha büyük bir gemi bulacağız.” Önce bir sabredip beklemesini öğrenelim.
* * *
Geçen seferki yazımda Almanya’ya gitmek için çaba gösterdiğimden bahsetmiştim. Ancak ani bir kararla bu fikrimden vazgeçtiğimi belirteyim hemen. İngiltere’de olan çok sevgili bir dostumun da önerilerini dikkate alarak oraya gitmeye karar verdim. Gidiş tarihi ne zaman diye sormayın. Öncelikle bir deniz kokan şehire uğramalıyım. Yapraklı Koy‘a gidip o buz gibi sularda kendime gelmeliyim. Ardından da her şeyi geride bırakıp bu ülkeyi terketmeliyim. Ne dersin dostum? Belki orada bir sevgili bulup evlenir, hayatlarımızı oraya taşırız. Artık hayalimiz bu olsun.
* * *
Bazen, eskiden sevdiğin insandan o kadar nefret edersin ki artık geriye baktığında o aşık olduğun insanı görmezsin. Artık karşındaki seni yıllarca kandırmış bir düzenbaz, tek kişilik bir organize suç çetesidir. Ama sen de suça yardım ve yataklık etmişsindir yıllar boyunca. İşte bu yüzden, onun kadar olmasa da, sen de cezalandırılmayı hak ediyorsundur. Ama kendini cezalandırmayı fazla sürdürmemek gerekir.
Dün çok sevdiğim dünyalar tatlısı bir arkadaşım, benim unutmayı nasıl başardığımı merak etmiş. Ben de çok zor bir şey olmadığını söyledikten sonra “Nasıl?” diye sordu, ben de anlattım:
-Şimdi önce bir sorgula: Sana daha önce kaç kere söz verdi bunları aklına getir. Kaç kere seni seviyorum, seni özlüyorum dedi? Sonra bu söylediklerinin hepsinin yalan olduğunu düşün. Çünkü gerçekten yalan söylüyor sana. Sevgi anlık bir şey değildir. Süreklilik arz eden bir yanı vardır. Ve öyle bir şeydir ki o, karşısında hangi engel olursa olsun, seven kişi sevdiğinin peşinden cehenneme kadar gider. Eğer gelmiyorsa zaten unutmakta pek zorlanmazsın. Bakın Nazım ne diyor:
Herkes kendinden sorumludur aşkta
Üzülme, sen aşkı yaşanması gerektiği gibi yaşadın.Özledin, içtin, ağladın, güldün, şarkılar söyledin, düşündün, şiirler yazdın. “Peki o ne yaptı” deme. Herkes kendinden sorumludur aşkta. Sen aşkını doya doya yaşarken o kendine engeller koyuyorsa bu onun sorunu. Bir insan eksik yaşıyorsa, ve bu eksikliği bildiği halde tamamlamak için uğraşmıyorsa sen ne yapabilirsin ki onun için? Hayatı ıskalama lüksün yok senin. Onun varsa, bırak o lüksü sonuna kadar yaşasın. Her zamanki gibi yaşayacaksın sen. “Acılara tutunarak” yaşamayı Öğreneli çok oldu. Hem ne olmuş yani, yalnızlık o kadar da kötü bir şey değil. Sen mutluluğu hiçbir zaman bir tek kişiye bağlamadın ki…. Epeydir eline almadığın kitaplar seni bekliyor.Kitap okurken de mutlu oluyorsun unuttun mu? Kentin hiç görmediğin sokaklarında gezip yeni yaşamlara tanık olmak da keyif verecek sana.Yine içeceksin rakını balığın yanında. Üstelik dilediğin kadar sarhoş olma özgürlüğü de cabası…. Sen yüreğinin sesini dinleyenlerdensin ve biliyorsun aslolan yürektir.Yürek sesi ne bilmeyenler, ya da bilip de duymayanlar acıtsa da içini unutma; yasadığın sürece o yürek var olacak seninle birlikte. Sen yeter ki koru yüreğini ve yüreğinde taşıdığın sevda duygusunu. Elbet bitecek güneşe hasret günler. Ve o zaman kutuplarda yetişen cılız ve minik bitkiler değil, güneşin çiçekleri dolduracak yüreğini…
O kadar ortak bir sorun ki bu, belki de dünya üzerindeki çözümü en basit konulardan birisi olması gerekiyor.Ama her yürek farklı çarpıyor. En iyisini bulmanız dileğiyle.
İlginçtir ne zaman herhangi bir sınav yaklaşıyor olsa, havalar da dengesizleşmeye başlar. Beynimizi uyuşturmak için seruma katılmış ilaç gibidir böyle havalar… Yavaş yavaş insanın kanına karışır. Etkisi de acımasız olur. Sürekli ders çalışamamaktan şikayet edilir. Neyse uzatmaya gerek yok. Siz benim derdimi anladınız sanırım.
Son Yorumlar