Posts tagged İngiltere

Londra Kahve Dünyası

Türkiye’ den Londra’ya yeni bir tat geldi: Kahve Dünyası. Londra’nın merkezinde Picadilly Circus’da oldukça iyi bir yere açılan şirket Türk tatlarını Londra’ya getirmesi açısından başarılı olmuş. Bilindiği gibi Türkiye’deki Kahve Dünyası şubeleri tıklım tıklım olur. O kadar ki oturmak için sıra beklersiniz. Yoğunluk bakımından hemen hemen aynı olsa da servis kalitesi olarak büyük bir fark olduğunu söyleyebiliriz. Çalışanların tecrübesizliği dikkati çeken ilk unsur. Verilen siparişlerin ya geç gelmesi ya da hiç gelmemesi göze çarpan en büyük eksikliklerden birisi. Mekan şimdilik sadece türklere hitap ediyor. İngilizler’in servis kalitesine çok dikkat ettiğini bildiğimiz için Kahve Dünyası’nın şimdilik diğer milletlere açılması zor görünüyor.

Londra’da Bir Yıl

Aslında bu yazıyı bundan yaklaşık 2 hafta önce, 27 kasımda yazmam gerekiyordu. Ancak gerek işlerin yoğunluğu gerekse okul vakitlerinin fırsat vermemesi yüzünden bu yazının yayınlanma tarihi ne yazıkki biraz gecikti.

Biliyorum ki Türkiye’deki bir çok insanın hayallerinden birisidir Londra’ya gelmek. Ama belirtmek isterim ki eğer buraya geliş amacınız tamamen eğitimse ve geri dönme planları yapıyorsanız; üstüne üstlük kendi geçiminizi de kendiniz sağlamak zorundaysanız Londra gerçek anlamda Londra olmuyor sizin için. Sabahın yedisinde kalkıp okula gitmek ardından da işe gidip çalışmak çok yorucu. Biliyorum bunu çocukluğundan beri yapan insanlar mevcuttur ama eğer buna alışmış bir bünyeniz yoksa hisleriniz değişik oluyor. Tabi bunları yaparken kendinize Londra’da olduğunuzu hatırlatıp eğlenmek istiyorsunuz.  Akşamları da arkadaşlarla gezince gerçekten 24 saat yetmiyor. Ama yine de itiraf etmeliyim buraya geldiğim ilk 6 ay gerçekten çok eğlendim.

Londra’ya gelişimin kısa bir öyküsünü yapayım isterseniz. Zira bu konuda daha önce birşey yazmadım. 28 Ekim 2010 da vize başvurusunu yaptıktan yaklaşık 12 gün sonra vizem on saatlik çalışma izniyle elime geçti. İlk işim Türk Havayolları’ndan Adana-Londra tek yön bileti almak oldu söyleyeyim çünkü gerçekten biletler bazen çok pahalı olabiliyor. O dönemdeki kurban bayramını ailem ve arkadaşlarımla geçirip öyle gitmek istiyordum. Bu yüzden 27 Kasım tarihinde uçmayı uygun gördüm. Tabi burayı az çok bilen insanlar ne kadar soğuk ve yağışlı bir yer olduğunu da tahmin edebiliyorlardır. Bu konuda iyi bir alışveriş yapmak gerekiyor ve ben de tabiki öyle yaptım. Bayramı da geçirip Londra’nın yolunu tuttum. Söylemem gerekiyor ki uçak alçalırken insanın heyecanı gerçekten de artıyor. Zira şöyle bir aşağıya bakıyorsunuz ve arabalar ters yönden geliyor ve bu bile insanı başka düşlere götürüyor.

Nihayet iniyorsunuz. Vize kontrolüne giderken heyecanınız daha da artıyor. Çünkü UK Border Agency bu konuda çok sert. En ufak bir hatanızı arıyorlar. Bütün evrakların tam olduğunu tekrar kontrol edip, uçaktayken verilen Landing Card’ı da doldurup vize kontrolüne gidiyorsunuz. Size çeşitli sorular soruyorlar ve eğer de iyi bir memura denk gelirseniz rahat rahat içeri giriyorsunuz.

Londra’da bulunan 4 tane havaalanından hangisine indiğinize bağlı olarak şehir merkezine gidiş şekliniz değişiyor. Eğer tam merkezde olan Heatrow havalimanına inerseniz ulaşım konusunda şanslısınız demektir. Avrupa’nın en büyük hava taşımacılık merkezlerinden birisi olan bu havaalanından Londra’ya ulaşım metrolarla sağlanıyor. Ama eğer Heatrow dışındaki havaalanlarından birisini tercih ederseniz ( Luton, Stansteid, Gatwick) ya üst trenler almanız ya da dışarıda sizi bekleyen otobüs firmalarından birisini tercih edip gideceğiniz yere ulaşmanız gerekiyor.

Gelelim Londra’ya: Avrupa’nın başkenti olan bu şehir gerçek anlamda dünyanın da eğlence merkezlerinden birisi. İngilizler’in o bilinen soğukluğu akşamları bitiyor diyebilirim. Çünkü alkol almaya başladıktan sonra gerçekten konuşkan insanlar haline geliyorlar. İngilizce’yi geliştirmek için publara gitmek de bilinen en iyi yöntemlerden birisi zaten. Bunun dışında yabancı arkadaşlar edinmek de gerçekten çok önemli. Aksi taktirde ingilizce öğrenmek tam bir işkence haline gelebilir.

İngiltere’deki iş imkanlarını ve İngiltere’nin ekonomik durumunu da bir sonraki yazıya bırakırken sizlere tavsiyem eğer imkanınız varsa buraya gelip en azından üç ay kalmanız. Türkiye’de öğrendiğiniz ingilizcenin bir işe yaramadığını burada anlıyorsunuz çünkü. Herkese iyi günler.

Libya Üzerine

Libya’da bir dönem değişti. Uzun yıllardır ülkenin iktidarının sahibi Kaddafi linç edilerek öldürüldü. Kaddafi’nin bir diktatör olduğunu iddia etmemek tam bir saçmalık olurdu. Yani şimdi bir yönetici için ülkeye refah getiriyor ve kaynaklarını doğru kullanıyor diye illa iyidir demek yanlış olacaktır. Askeri bir darbeyle gelmiş bir lider olarak kırk iki yıldır ülkesini seçime gitmeden yönetiyorsa bu konuda söylenecek  pek bir şey yok.

Ama işin diğer bir boyutu da var:  Tamamen Amerika ve Avrupa destekli bir grubun konsey kurarak ülkenin yönetimine sanki çok ağır şartlarda yaşanıyormuşçasına isyan etmesi… Aslında bu değişik açılardan bakarak anlaşılabilecek bir mevzu. Mesela Osmanlı Devleti’nde bir padişahın başarılı olması demek, çocuğunun ya da kardeşinin onu tahttan indirmeye çalışmasını engelleyemezdi. Önemli olan iktidarın elde tutulması meselesi. Bugün Kaddafi’yi öldürerek yönetimi onun elinden alanlar devleti bir oligarşiye mi devredecek (kastettiğim şeye dini liderlerin içinde bulunduğu bir şeriat yönetimi de dahil) yoksa gerçek anlamda halkın egemenliğine bırakılacak bir ulusal yönetim mi olacak. Libya ile benzer kaderi yaşayan ülkelerden Tunus’ta seçim oldu ve ülke parlamentosuna kavuştu. Mısır için seçimler de çok yakın ancak Libya’nın bu iki ülkeye benzemeyen tarafları da var. Örneğin Fransa ve Amerika’nın Libya’ya özgürlük getirmek adıyla yeraltı zenginliklerini hedef aldığı söylentisi konuyla yakından veya uzaktan alakası olan herkesin dilinde. Sonuç olarak oradaki yönetimin şeklini Amerika’nın çıkarları belirleyecektir.

Bunun yanında Kaddafi’nin öldürülüşüne de değinmek istiyorum. Her ne kadar diktatör de olsa Kaddafi’nin ülkesine bir şeyler kattığı bir gerçek. Yani bu kadar isyan edecek bir şey yok demek istemiyorum ama en azından böyle bir ölümü gerektirecek bir yönetim de sergilemediğini düşünüyorum. Benim fikrim ölüm emrinin başka yerlerden geldiği. Çünkü en azından devrik liderin canlı yakalandığını ve daha sonra ne olduysa birden linç edilmesine karar verildiği ortada. Nasıl oldu da canlı ele geçirilmiş bir lideri yargılamak varken insanların arasına atıp öldürülmesini izlemeyi tercih ettiler. Bu konuda Fransız gazetesi Canarde Enchaine bir haber yayınladı. Habere göre Kaddafi’nin yakalandığı yerde bulunan Fransız ajanlarının müdahalesi sonrasında iş linç aşamasına gelmiş. Ama onlara da emrin büyük abiden yani Amerika’dan geldiği söyleniyor. Neyse sonuç olarak bir insanı Allah büyük sözleriyle döve döve öldürdüler. Gerçekten de Allah büyük. Libya halkının hak ettiği neyse onu bulması dileğiyle…

 

Kısa Bir Aradan Sonra

Bütün takip eden arkadaşlarımın haberi var mı bilmiyorum. Ancak bir kez daha bilmeyenlere bildirmek isterim ki bir yıla yakın bir süredir Londra’dayım. Eski yazılarımda yurt dışına ne kadar gitmek istediğimi belirtmiştim ve bunu gerçekleştirmenin bir anlamda mutluluğunu da yaşamıyor değilim. Hiçbir şeyden mutlu olmasam bile amacımı gerçekleştirmenin verdiği mutluluk bile yeterli. Bu söylediğimden mutsuz olduğum anlamı çıkmasın. Tam tersine Türkiye’ye uzak olmak, doğup büyüdüğün ülkeyi dışarıdan gözlemlemek bazen çok güzel geliyor. Hani Türkiye’de iken insanın hissettiği dünya sanki oranın etrafında dönüyormuş izlenimi var ya, işte onu burada hissetmek mümkün değil. Sadece Türkiye’nin etrafında değil hiç bir ülkenin etrafında dönmüyormuş. Neyse artık kapatayım bu konuyu. Yine bazı arkadaşlarım yazıyı okurken yumurtadan çıkmış kabuğunu beğenmiyor tarzında esprilere girişebilirler.

Peki bu bir yıla yakın süre sana ne kattı diye soranlar olabilir. Aslında bu biraz karışık bir soru. Mesela İngilizce’yle başlayayım. Türkiye’de Bosch’a mülakata gittiğimde insan kaynakları müdürü bana bir soru sormuştu: Burada İngilizce seviyen iyi yazıyor. Bu kadar iyi olduğunu nasıl iddia ediyorsun? Ben de kendisine okuduğum hazırlık sınıfını, yabancı dilimi sıcak tutmak için ne kadar çaba gösterdiğimi anlatmıştım. Bana söylediği sözler aynen şöyleydi: Bak Tarık; ben ingilizce konferanslar verdim ve işimin gereği bu dille çok fazla ilgiliyim. Ama hala iyi olduğumu söyleyemem. Sen beni dinle ve en azından altı aylığına İngiltere’ye git. Nasıl gidersin bilmiyorum ama ne yap ne et başar ve yurtdışına çık. O zaman ne söylemek istediğimi anlarsın. Benim yurt dışına çıkma kararımda özellikle de Birleşik Krallık’a gelmemdeki en önemli etken bu konuşmaydı. Ve bu konuşmanın üzerinden bir yıl geçtikten sonra, kendime gerekli koşulları yarattıktan sonra anladım ki o kişi sonuna kadar haklıymış. Evet insan yabancı dili konuşmayı öğreniyor. Ama iyi konuşmak gerçekten göreceli bir kavram. Asla insanın ana dili gibi olmuyor. Ama yine de İngilizce’yi artı bir değer olarak görüyorum artık.

Bunun yanında biraz da çalışma koşullarından bahsetmek gerekiyor sanırım. Burada imkanlar hem çalışıp hem okumaya az da olsa elveriyor. Bir yıla yakın bir süre iş ortamını görmek de bir artı değer olarak kabul edilebilir. İşin büyüklüğü ya da küçüklüğü çok fazla bir önem arzetmiyor tahmin edeceğiniz gibi. Artık iyice anladım ki büyük ve kurumsallaşmış firmalar haricinde üç aşağı beş yukarı bütün iş ortamları aynı: Dedikodusundan tutun, yönetim tarzına kadar hem de.

Son olarak da Londra’da olmak haneye artı değer olarak yazılacak en önemli etken diyebiliriz herhalde. Ne kadar Dünya buranın etrafında dönmüyorsa da Dünya’nın başkenti olarak görülen bu şehirde hayat hiç bitmiyor. 24 saat yaşayan bir şehir olan Londra insana her türlü şeyi öğretebilecek eşsiz bir öğretmen gibi…

Gemi Peşindeki Forsa

Bakıyorum da gazetelerde her gün başka bir konu dolanmakta: Bir gün referandumdan bahsediyorlar, ertesi gün başbakanın ağlamasından, ondan sonra ki gün de Şahan ile Berrak aşkının(!)  kafalarda yarattığı soru işaretlerinden… Ben de işsizliğe adım atan her genç işsiz gibi kendime yaratmaya çalıştığım yapay gündemle yoğrulup duruyorum.

Bazılarının aklına şu soru gelebilir: Yapay bir gündem yaratma ihtiyacı nereden doğuyor? Çünkü işsizlik gerçekten de zor zanaatmiş. Hele bir de ailenizden uzak bir şehirde hala onların parasıyla yaşamaya çalışıyorsanız… İnsanın aklına bin bir türlü şey geliyor: Eski sevgiliden tutun da, bir gün sevgiliniz olabilecek insanlara kadar, ya da etrafınızda üzgün gördüğünüz insanların sorunlarından tutun da sizden nefret eden insanların sizle alıp veremediği şeylerin ne olduğu konusu gibi daha önce kendinize itiraf edemeyip, ertelediğiniz ne varsa birer birer aklınızı kurcalıyor.

Bundan bir sene kadar önce bazı arkadaşlarım mezun olduğunda onlara demiştim ki: “Kafanıza takmayın. Eninde sonunda iş olacağına varıyor.” Gerçekten de insanın elinde değilmiş böyle şeyleri kafasına takmamak. Ben yine de diyorum ki: “Hayat koca bir umman, biz de o ummanın içlerine doğru ilerleyen küçük bir sandalın içindeki forsalarız. Hayatımıza, ya elimizdeki sandalda devam edeceğiz ya da daha büyük bir gemi bulacağız.” Önce bir sabredip beklemesini öğrenelim.

*       *       *

Geçen seferki yazımda Almanya’ya gitmek için çaba gösterdiğimden bahsetmiştim. Ancak ani bir kararla bu fikrimden vazgeçtiğimi belirteyim hemen. İngiltere’de olan çok sevgili bir dostumun da önerilerini dikkate alarak oraya gitmeye karar verdim. Gidiş tarihi ne zaman diye sormayın. Öncelikle bir deniz kokan şehire uğramalıyım. Yapraklı Koy‘a gidip o buz gibi sularda kendime gelmeliyim. Ardından da her şeyi geride bırakıp bu ülkeyi terketmeliyim. Ne dersin dostum? Belki orada bir sevgili bulup evlenir, hayatlarımızı oraya taşırız. Artık hayalimiz bu olsun.

*       *       *

Bazen, eskiden sevdiğin insandan o kadar nefret edersin ki artık geriye baktığında o aşık olduğun insanı görmezsin. Artık karşındaki seni yıllarca kandırmış bir düzenbaz, tek kişilik bir organize suç çetesidir. Ama sen de suça yardım ve yataklık etmişsindir yıllar boyunca. İşte bu yüzden, onun kadar olmasa da, sen de cezalandırılmayı hak ediyorsundur. Ama kendini cezalandırmayı fazla sürdürmemek gerekir.

Dün çok sevdiğim dünyalar tatlısı bir arkadaşım, benim unutmayı nasıl başardığımı merak etmiş. Ben de çok zor bir şey olmadığını söyledikten sonra “Nasıl?” diye sordu, ben de anlattım:
-Şimdi önce bir sorgula: Sana daha önce kaç kere söz verdi bunları aklına getir. Kaç kere seni seviyorum, seni özlüyorum dedi?  Sonra bu söylediklerinin hepsinin yalan olduğunu düşün. Çünkü gerçekten yalan söylüyor sana. Sevgi anlık bir şey değildir. Süreklilik arz eden bir yanı vardır. Ve öyle bir şeydir ki o, karşısında hangi engel olursa olsun, seven kişi sevdiğinin peşinden cehenneme kadar gider. Eğer gelmiyorsa zaten unutmakta pek zorlanmazsın. Bakın Nazım ne diyor:

Herkes kendinden sorumludur aşkta
Üzülme, sen aşkı yaşanması gerektiği gibi yaşadın.Özledin, içtin, ağladın, güldün, şarkılar söyledin, düşündün, şiirler yazdın. “Peki o ne yaptı” deme. Herkes kendinden sorumludur aşkta. Sen aşkını doya doya yaşarken o kendine engeller koyuyorsa bu onun sorunu. Bir insan eksik yaşıyorsa, ve bu eksikliği bildiği halde tamamlamak için uğraşmıyorsa sen ne yapabilirsin ki onun için? Hayatı ıskalama lüksün yok senin. Onun varsa, bırak o lüksü sonuna kadar yaşasın. Her zamanki gibi yaşayacaksın sen. “Acılara tutunarak” yaşamayı Öğreneli çok oldu. Hem ne olmuş yani, yalnızlık o kadar da kötü bir şey değil. Sen mutluluğu hiçbir zaman bir tek kişiye bağlamadın ki…. Epeydir eline almadığın kitaplar seni bekliyor.Kitap okurken de mutlu oluyorsun unuttun mu? Kentin hiç görmediğin sokaklarında gezip yeni yaşamlara tanık olmak da keyif verecek sana.Yine içeceksin rakını balığın yanında. Üstelik dilediğin kadar sarhoş olma özgürlüğü de cabası…. Sen yüreğinin sesini dinleyenlerdensin ve biliyorsun aslolan yürektir.Yürek sesi ne bilmeyenler, ya da bilip de duymayanlar acıtsa da içini unutma; yasadığın sürece o yürek var olacak seninle birlikte. Sen yeter ki koru yüreğini ve yüreğinde taşıdığın sevda duygusunu. Elbet bitecek güneşe hasret günler. Ve o zaman kutuplarda yetişen cılız ve minik bitkiler değil, güneşin çiçekleri dolduracak yüreğini…

O kadar ortak bir sorun ki bu, belki de dünya üzerindeki çözümü en basit konulardan birisi olması gerekiyor.Ama her yürek farklı çarpıyor. En iyisini bulmanız dileğiyle.