Etiket arşivi: Ölüm

Sosyal Medya’nın Gezi Parkı Dayanışması

Olaylar başlar başlamaz içimden bir ses bunun polisler için o kadar da kolay olmayacağını söylüyordu ama ne yalan söyleyeyim bu kadar olabileceğini de hiç hayal bile edemezdim. Direnişin başladığı andan itibaren neredeyse aralıksız olarak sosyal medyayı takip ediyorum. Her geçen saat boyunca acaba nerede kopacak, nerede insanların umutları yok olmaya başlayacak diyordum ama Türkiye insanı beni haksız çıkardı. Haksız çıkarmakla da kalmayıp protesto gösterilerini yurdun dört bir tarafına yaydı.

Şaşkınım gerçekten. Son 10 yıldır Türkiye’nin nereden nereye geldiğini rahatça gözlemleyebildiğimi düşünüyorum. 4+4+4 ler karar verildiğinde aklım başımdaydı, alkol satışı kısıtlandığında aklım başımdaydı, kürtaj yasaklandığında aklım başımdaydı ve nihayet köprüye bir topluluğun acılarını ve nefretini anlamaksızın Yavuz Sultan Selim adı verildiğinde de aklım başımdaydı. Ama ben bunların hiçbirinde bu halktan herhangi bir hareket görmedim. Evet yeri geldi bu konu günlerce gündem oluşturdu ama başbakanın çıkıp 2 kelam edip gündemi değiştirmesiyle yerini hep bir sessizliğe bir unutulmuşluğa bıraktı bu konular.

Ancak Gezi Parkı çok farklı oldu. Sabahın erken saatlerinde orada sadece gitar çalan, şarkılar türküler söyleyerek eğlenen insanların üzerine gaz bombalarıyla sanki bir kaleyi fethedermişçesine yapılan müdahaleyle olayların boyutu değişti. Öncelikle buradaki topluluk olayın peşini bırakmadı. Sosyal medyanın da etkin kullanılmasıyla özellikle toplumda sanat icra eden kesimin seslerini milyonlara ulaştırması direnişe olan katılımı arttırdı. Arttırdı ama dediğim gibi asıl sorun bunun ne kadar süreceğiydi. Polisin amansız tutumu bu noktada devreye girdi işte. Yoğun biber gazı kullanımı, oturma eylemi yapan halkın üzerine uyarı bile yapılmadan atılan biber gazları ve sıkılan sular insanları birlikte hareket etmeye itti. Ve sonuç olarak Ultraslan’dan GFB’sine Çarşı’sına; Devrimci’sinden Ülkücü’süne; Alevi’sinden Sünni’sine ilk kez bir halk bütün alt değerlerini inkar ederek direnişe geçti. Ve ortaya kesinlikle tarihe geçecek bir direniş ortaya çıktı.

Tabi buradaki sosyal medyanın neler yapabileceğini görmek açısından da Türkiye tarihinde bir ilk oldu. Direnişin başladığı ilk saatlerden beri sosyal medya üzerinden yapılan örgütlenme gerçekten Tahrir Meydanı’nı andırmıyor değildi. Bunu söyleyen ben değilim üstelik. BBC ve CNN International gibi uluslararası yayın yapan haber kanallarının kullandığı bir cümle bu. Ve bu alternatif medya üzerinden neler yapılabildiğini eylemsel olarak bize anlatmış oldu.

Peki sosyal medyada da herşey doğru mu yayıldı? Tabi ki hayır. İlk günden başlayarak bir çok yalan haber yayıldı. Bunların bazıları ölümlü haberlerdi ki gerçekten ölmemiş insanların yalandan öldürülmesi çok ayıp. Gerçekten ölen bir kişiin ismi yayıldı: Kerem Can Karakaş… Kendisi zaten rahatsızmış öğrendiğim kadarıyla. Allah rahmet eylesin tabi ama ölümünün Gezi olaylarıyla hiçbir alakası yok. Onun dışında panzer altında kalıp ezilen ve isminin Aylin olduğu söylenen bir kadının öldüğü söylendi ama bu da tabiki sosyal medyanın uydurması olarak kayıtlardaki yerini aldı. Ölüm haberleri dışında bazı yaralanmalar da yalandı. Mesela daha önce yurtdışında bot motoru kazasında yaralanan bir şahsın fotoğrafları ve bir kadının kolunun kopması hadisesi. Bir de şu köprü meselesi var. İnsanlar gerçekten köprüden geçerek taksime ulaşmaya çalıştılar ancak yayınlanan fotoğraflar genelde 2012 yılına ait avrasya maratonu fotoğrafları. Şahsi görüşüm bu olayın büyük olması düşünsenize karşıdan karşıya geçiyor insanlar Taksim’e ulaşmak için ama böyle fotoğrafların paylaşılması olayları gerçekten gölgeliyor. Zira dün öğlen saatlerinde Trend Topic olan #provokasyonagelmiyoruz hashtag inde karşıt görüşlülüler inanılmaz dalga geçtiler bu fotoğraflarla. Tabi Bülten Arınç ile ilgili oğlu Avm’ye ortakmış yalanını da yazmadan geçersek gerçekten haksızlık olur.

Ancak bu sosyal medya yalanlarından duyduğumda en çok güldüğüm şuydu:

Mersin’de tanklar yürüyormuş

Tabiki çok düşündürücü şeyler de vardı: Mesela Ahmet Hakan tarafından Retweet edilen ve daha sonra silinen yazı:

Ustadan emir bekliyoruz!!

 

Neyse sözü uzatmaya gerek yok. Sosyal Medya’nın etkin kullanıldığı taktirde ne kadar başarılı olabileceği görüldü. Umarım bu direniş hiçbir partiye mal edilmeden sadece sosyal bir direniş olarak anılır. Nitekim bundan yararlanmak isteyen partileri olabildiğince uzak tutmakta yarar var.

Babaya Elveda ( Masaüstü Seyirleri)

Bazen ölüm bir çocuğu uykusundan uyandıran kötü bir kabus gibi üstünüze çöktüğünde anlarsınız hayatın sırat köprrüsü gibi kıldan ince kılıçtan kesin olduğunu.

Çok küçük sayılmazdım; on üçüncü doğum günümden bir hafta önce, Mersin’in cehennem sıcaklarının etkisiyle insanı uykusunda terleten o gecenin sabahında, bir ağlama sesiyle uyandım önce. Yatak odasının kapısını açtım usulca. Sonra hayatım boyunca korktuğum ölümün korkusuyla yüzleştim.

Annem yatağın başında babamın yüzü bembeyaz kesilmiş cenazesine yaklaşmaktan korkarak, ama aynı zamanda 18 yıllık kocasını son kez gördüğünün bilinciyle yatağa mesafesini koruyarak ağlıyordu.

Korkarak içeriye girdim. Annemin korkaklığını ve acısını paylaşarak yatağa doğru yanaştım. Babama pek bakamadım belki de hep hatırladığım gibi kalsın diye.  Annemi çektim kendime doğru, bana sarıldığı anda büyük bir gürültüyle ağlamaya başladı…

Bir süre sonra ev olması gerektiği hale gelmiş, tam bir cenaze evine dönüşmüştü. Komşuların eşleri gelip yatak odasına girmiş, ellerindeki iplerle birşeyler yapıp babamın üzerini örtmüşlerdi. Evin kapısı açık olduğundan içeriye sürekli insanlar girip çıkıyor, ben çoğunun kim olduğunu bilmediğim bu insanların annemle birlikte ağlamalarını izliyordum. Aradan ne kadar vakit geçti bilimiyorum. Hep televizyonlarda gördüğüm siyah renkli bir cenaze arabası eve yanaştı, içinden koca bir tabut çıkarıp içeriye girdiler. Yatak odasına girip babamı özenle tabuta yerleştirdiler. Ağabeyler ve amcalar tabutu kaldırıp onu evden çıkardılar. Cenaze arabasının alt tarafında, içinin ayrıntılarını sadece ölü bedenlerin görebildiği bir bölmeye yerleştirip kapağı kapattılar.

***

Hayatta en çok korktuğum şeylerden birisiydi aslında babamı kaybetme fikri. Nedendir bilinmez ben annemi hiç ölmüş olarak hayal etmedim. Bazı geceler rüyamda babamın öldüğünü görür, yavaşça yatağımdan doğrulup yatak odasına süzülür babamın nefes alıp almadığını kontrol ederdim. Nefes aldığını anladığımda midemdeki, korkudan oluşan, adrenalin patlamasının yarattığı etki kaybolur, altıma işeyecekmişim gibi hissederdim. Babamın nefes aldığını iyice idrak ettiğimde yataklarında, onca yılın ardında birbirlerine olan aşklarını yitirmemiş olduklarını düşündüğüm anne ve babamın mutlu bir şekilde uyuduklarını anladığımda mutlu olur, ayak parmaklarımın ucuna basarak tekrar yatağıma döner, kabusun bir daha gelmesini engellemek için ışığı açık bırakırdım. Bazı geceler ise yataktan kalmaya korktuğumda üzerime yorganı çeker, sanki yan odada bir ceset varmış gibi huzursuzca uyumaya çalışırdım. Sabah uyanır uyanmaz yine korkuyla yatak odasına gider, annemin yanını boş görünce sevinir, işe giden babamın boşluğunu doldurmak için annemin yanına yatardım. Bazen de sabaha kadar beklememe gerek kalmaz, havanın gece kalmak ile sabah olmak arasında karar veremediği o vakitlerde babam odaya girer, beni uyandırmamaya dikkat ederek yanağımdan öperdi. Yarı uyanık babamı karşımda gören ben önce yorganın üzerimden kalkmasıyla ve serin havanın yüzüme vurmasıyla rahatlayarak temiz havayı içime çeker, ardından gece alamadığım uykumu devam ettirmeye çalışırdım.

Bazı sabahlar annem televizyona bakarken geceleri korkup korkmadığımı sorardı. Ona asla babamın ölmesinden korktuğumu söylemedim ama her anne gibi o da anlardı oğlunun korktuğu birşeyler olduğunu.
-Korkma oğlum. Korkacak ne var ki? Aynı evin içindeyiz. Ben varım, baban var! diyerek beni sinirlendirir, benim televizyonun sesini açmamdan kızdığımı anlayınca mutfağa gidip atıştıracak birşeyler haırlardı.

Akşam işten çıkar çıkmaz evine koşan babamın elinde, büyük ihtimalle köşedeki bakkaldan alınmış, koca bir tablet çikolata ya da muhtemelen yolunun üstündeki herhangi bir manavdan alınmış bir kilo chiquita muz olurdu. Evde böyle şeylere benden başka kimse tamah etmediği için gözüm doyana kadar yerdim getirdiklerini. Bazen yemekten önce alınan abur cuburları yediğimi gören annem bağırır, içeriden bağrıştığımızı duyan babam gelir, kavga eden iki arkadaşını ayırıyormuş gibi aramıza girerdi. Anneme göz kırptığını görürdüm. Annem mutfağa gider ve benle yetişki bir adamla konuşurmuş gibi konuşmaya başlar yemekten önce midemi doldurmamam gerektiğini tembihlerdi. Yemek hazırlanana kadar televizyona bakar, annemin sofrabezini yere serdiğini görür görmez ona yardıma gider, koca siniyi her zaman sofraya o getirirdi. Yemekten sonra yaktığı sigarasını derin derin içine çekerek pencereden dışarı üflerken, belki de yıllar sonra uykusunda yakalanacağı kalp krizine doğru adım attığını bilmezdi.